2 Ekim 2005

Med-Cezir | Elif Şafak **

Yazmanın sadece ya da temelde "yaratmak" anlamına geldiğini sanmak hayli nahifçe bir yanılgı. Yazmak aynı zamanda "yıkmak" demektir. Yaratmak kadar yıkmak da yazıya içkindir. İlle de her zaman insana bir şeyler katmaz, kazandırmaz yazı. Öyle zamanlar var ki verebileceğinden çok daha fazlasını talep eder senden. Vermezsen eğer, arsızlaşır, zorla alır ellerinden, benliğinden. Eksiltir çoğalttığı kadar. Parçalar bütünleştirirken dahi. Çekip alıverir ayaklarının altından dünyayı. Bir bakarsın boşluktasın, salınıyorsun, sarkaç misali. *



Elif Şafak'ın "Mahrem"i okuduğum en güzel roman olmadığı söyleyebilirim ama sıkılmadan okuduğumu hatırlıyorum bir de sonu ile beni şaşırttığını. Dolayısıyla yeni kitabı Med-Cezir'i almama sebep olan şey Elif Şafak okuru olmam değildi, her ne kadar gazetelerde söyleşilerini okumuş olsam ve "Bit Palas"ın enteresan tanıtım kampanyasını hatırlıyor olsam da Med-Cezir'i bunlar için almadım.

Med-Cezir'i en sevdiğim kitapçıdaki yeni kitaplar rafında farketmemi sağlayan şey kitabın adını desteklercesine sade ama çarpıcı bir şekilde tasarlanmış olan kapağıydı. Sürekli takip ettiğim kitap sitelerinde ya da gazetelerin kitap eklerinde kitaptan bahsedildiğine rastladığım hatırlamıyorum, içerisinde Eylül 2005'de yayınlandığı yazsada sanırım kitapçılara bile dağıtımı yeni yapılmış. İlk kez elime aldığım her kitaba yaptığım gibi Med-Cezir'in de önce ön kapağını, sonra sırtını sonra da arka kapağını dikkatle inceledim. Arka kapağında kitapla ilgili bir metin bulamayınca yine her zaman yaptığım gibi kitabı hafifçe ortasından kıvırdıktan sonra sayfaları önce doğru hızlıca çevirerek -ki bunu yaparken yeni kitap kokusunu içime çekmek çok hoşuma gidiyor- ön kapağın içinden başlayarak ilk sayfalara ulaşmak isterken kitabın bazı sayfalarının siyah renkte basıldığını farkettim.

Yazarın Aries, Radikal Kitap, Milliyet Sanat dergileri ve Zaman gazetesinde yayınlanmış yazılardan oluşan kitapta her yazının ilk sayfası siyah fon üzerine beyaz (renksiz) karakterlerle basılmış. Ve bu siyah sayfaların her birinin sağ üst köşesine bir Ay ya da daha doğrusu sırayla Ay'ın halleri (Hilalden dolunaya kadar...) eklenmiş.

İç sayfalardaki bu renk ve grafik tasarım oyunu kitabın üzerinde konuşulacakları "Kapak tasarımı"ndan çıkarıp "Kitap tasarımı"na getiriyor. İç kapak içerisindeki bilgilerden kitabın Semih Sökmen tarafından tasarlandığını öğreniyoruz. Daha önce de kapak/kitap tasarımı konusunun üzerinde konuşulmaya değer bir konu olduğundan bahsetmiştim ama Semih Sökmen Med-Cezir'de Türkiye'de basılan romanlarda pek de alışık olmadığımız ama görünce kitabın içeriğinden de ayrı olarak mutlaka kütüphanemde bulunsun diyebileceğimiz yeni bir algılama modu yaratıyor. Bu çok önemli çünkü bir anlamda artık yazarın ürününe bir kapak yapmaktan çok okuyucuya "yazarın ve tasarımcının ürünü" olarak bir kitap sunuyor.

Biraz araştırınca Semih Sökmen'in Metis Yayınları'nın kurucu ortağı olduğunu öğreniyoruz. Semih Sökmen kendi yayınevinde yayınladığı pek kitabın görsel ve teknik yönetmenliğini yapmış ama sanırım Med-Cezir'i farklı bir yere koyarsak kendisine de haksızlık etmeyiz.

Kitabın içeriğinden henüz bahsetmediğimden farkındayım çünkü kitabı okumayı bitirmeden tasarımı hakkında yazmak için sabırsızlandım açıkçası... Sürekli okuru olmadığımdan yukarıda da bahsetmiştim ama daha ilk birkaç yazıda bile Elif Şafak niye yazı yazdığını, dünyanın farklı noktalarında iç dünyası ve dış dünya ile ilişkilerini bazen alt cümlelerle zorlaşan ama okudukça kendine has anlatımı okuyucuya aktarıyor.

Kitaptaki yazılardan daha henüz yarısına bile gelmeden aktarmak istediğim pek çok detay -mesela bir şeylerden kaçılarak varılan ya da gün gelip de kendisinden kaçılan şehir ve devamı- ve Elif Şafak'ın Med-Cezir vesilesi ile öğrendiğim ilk kitabı "Kem Gözlere Anadolu" var ama Med-Cezir'in tamamını okuduktan sonra yazacağım.

* Med-Cezir, Elif Şafak
LXVII Med ile Cezir Arasında Bir Dem
Metis Yayınları, 2005

** Bu yazı yazıldıktan sonra edit edilmedi.

Link:
Metis Yayınları

1 Ekim 2005

Atmasyon Spekulatif : Uzayda sarapcilik ve turizm

Ogo, "Şarap mı..?" başlıklı yazıma da göz kırparak, dünyanın üçüncü uzay turisti Greg Olsen'in Kazakistan Baykonur Uzay Üssü'nden uzaya doğru yola çıkarken yanına asma fidanları da aldığının haberini veriyor..!

29 Eylül 2005

"New version of me"

Erken saatlerde evde olursam bir yerlere çıkana kadar seyrettiğim ya da abuk sabuk saatlerde tekrar bölümlerine rastladığım bir dizi var... Dizinin kendisinden bahsetmeyeceğim, sadece boş vaktiniz varsa izleyeceğiniz sıradan bir yapım; "Üniversitede okuyan bir grup gencin günlük hayatlarında cereyan eden hadiseler" diyebiliriz konusu için.

Ve fakat aslında dizi değil ilgimi çeken, açılış jeneriğinin şarkısı... Şarkının sözleri şöyle;

Can you become
Can you become
A new version of you

New wallpaper
New shoe leather
A new way home
I don't remember

New version of you
I need a new version of me

New version of you
I need a new version of me


Bu aralar izlediğim filmlerin, dizilerin müziklerini daha dikkatli dinlediğimi farkettim...

26 Eylül 2005

Motorola Homesight | Home Monitoring & Control System



Teknolojik ıvır zıvıra oldum olası bayılırım zaten, Motorola'nın "Ev izleme ve kontrol sistemi" Homesight'ın Türkiye'ye gelmesinden ümidi kesince bari bir yazı yazayım da içimde kalmasın dedim.

Güvenlik sistemleri pek çok kişinin kulağına sevimsiz gelecektir şüphesiz ama eminim -özellikle yalnız yaşayanlar- bir çok kez keşke ben evde yokken evimi izleyebilsem diye düşünmüştür. Olayı yalnız yaşayanlardan ve güvenlikten çıkaralım, farzedelim ki evde yaşlılar, küçük çocuklar ya da kedimiz, köpeğimiz var bunları biz evde olmadığımız zamanlarda izlemek, ne yaptıklarından haberdar olmak istiyoruz.

Bu durumda etrafımızda bu işlerden anlayanlara sorarsak hemen bir webcam önereceklerdir, artık çok ucuza satılan bu kameralardan bir ya da birkaç tane alıp hele bir de broadband (ADSL, Kablo...) internet bağlantımız varsa evimizi internet bağlantısı olan herhangi bir bilgisayardan izleyebiliriz.

Buraya kadar sorun yok, bir iki webcam, biraz kablo, bir bilgisayar ve/veya hub/switch ile işi hallettik. Ama iş kamera ile izlemekten öte uzaktan evin sıcaklığını, herhangi bir su baskını olup olmadığını, herhangi bir kapının açılıp açılmadığını ya da biz yokken sessiz sakin olması gereken köşelerde bir hareket olduğunda anlamak istersek..? Biliyorum bu söylediğim şeyler zaten sıradan bir güvenlik şirketine giderseniz hemen çözüm bulabileceğiniz şeyler ama ya bu işi en ekonomik ve güvenilir şekilde üstelik evi kablolar çekmek için delik deşik etmeden ve tek başımıza yapmak istiyorsak..?

İşte bu yazıyı yazmamın sebebi bu; Motorola, Homesight ürün serisi ile tüm bu ihtiyaçlarımıza cevap veriyor! Homesight serisinde ADSL ya da Kablo modemimize bağlanan bir kablosuz ulaşım noktası (Access point) üzerinden çalışan tümü kablosuz gece/gündüz kameraları, hareket ve kapı/pencere algılayıcıları, priz kontrol aparatları (Evet evet priz kontrol aparatı, yani ofisten çıkmadan çamaşır makinenizi çalıştırıp tam eve geldiğinizde yıkamamanın sona ermesini sağlayabilirsiniz!) ve alarmlar bulunuyor!

Tekrar ediyorum; Amerika'yı tekrar keşfetmiyor Motorola, son kullanıcıya giriş seviyesinde ekonomik ve teknolojik bir ev izleme ve kontrol sistemi sunuyor ve kendin-kur modeli ile aradaki güvenlik şirketi katmanını ortadan kaldırıp kablosuz ağ teknolojilerini kullanarak en kolay ve hasarsız kurulumu vaadediyor.

Bu kadar dil dökmemin sonucunda Motorola yetkililerinin blogumu ve bu yazıyı keşfedip kendilerine sağladığım bedava reklam karşılığında bana bir adet "Homesight Easy Start Kit" hediye etmesi için kendilerine 3 tam gün süre veriyorum, bu süre içerisinde onlardan ses çıkmazsa ben arayıp "Arkadaşım bu mamüller ne zaman gelecek memleketimize?" demeyi düşünüyorum. Hadi Motorola, süren başladı..!

Linkler:
* Motorola Homesight Site
* Experience Motorola Homesight
* See How People Are Using The Motorola Homesight
Bu yazıyı sonuna kadar okuduysanız bu linki mutlaka ziyaret edin, çeşitli kullanıcı senaryoları ve ev planlarında sistemin nasıl kullanıldığı çok güzel anlatılmış. Hatta mevcut kurulumlara yeni modüller eklenerek kaça malolacağı bile öğrenilebiliyor..! Bu arada benim favorim "Frank, The Traveling Salesman"

24 Eylül 2005

Ravallama, Moritz ve ...



New Orleans'dan Ankara'ya, Barcelona'dan Paris'e geniş bir harita üzerinde çeşitli kültürleri özümsemiş olmasıyla gerçek bir "Dünya İnsanı" olmaya hak kazanmış Ogo, atmasyonspekulatif.blogspot.com adresindeki blogunda yine müthiş keyifli fotoğraf ve yazılarıyla bizi değişik dünyalara sürüklüyor..! Özellikle Ravallama, Moritz ve Centre Georges Pompidou başlıklı/konulu son yazılarına göz atmayı sakın ihmal etmeyin..!

Bu arada fabrikasında kaynağından bira içmiş ve bir anlamda şerbetlenmiş olan ekibin içerisinde ben de vardım tabii ki! Kanaatimce söz konusu ekibin dünyanın dört bir yanına dağılmış olmasında bu şerbetin de etkisi vardır..!

The Wild Thornberrys Movie



"The Wild Thornberrys" Nickelodeon'da dizi olarak yayınlanıyormuş ama ben hiç seyretmemiştim. Uzun metrajlı animasyon filmi "The Wild Thornberrys Movie" son zamanlarda seyrettiğim en keyifli filmlerden birisi oldu.

Uzun metrajlı animasyon filmler denildiğinde Disney Stüdyoları'nın etkisini görmezden gelmek mümkün değil ama bende her yeni filmde hep aynı oyuncuları izlermiş gibi bir his yaratan Disney karakterleri/çizgilerine alternatif bir çok yapım olduğunu unutmuşum. The Wild Thornberrys Movie'de bunlardan birisi; Afrika'da bir şaman tarafından kimseye söylememesi şartıyla hayvanlarla konuşma yeteneği verilen Eliza Thornberry, maymunu Darwin -Evet Darwin :), ailesi ve vahşi hayvan avcıları etrafında gelişen olaylar çok da orijinal bir senaryoya dayanmasa da her karakterin kendine has keyifli ve komik özellikleri müthiş çizimler ve teknikle birleşince geriye sadece keyifle geçirelecek bir bir buçuk saate hazırlanmak kalıyor.



Filmi seyretmeden önce müzikleri ile Oscar ödüllerine aday olduğunu okumuştum ama kapanış jeneriğinde Paul Simon'ın "Father & Daughter" adlı şarkısını dinleyince martinmystere.blogspot.com Oscar ödüllerinin hepsini kendi umumî arzum doğrultusunda Paul Simon'a ve filme verdim.

Linkler:
* The Wild Thornberrys Movie, IMDB
* The Wild Thornberrys Movie, Soundtrack Previews, Amazon.com

22 Eylül 2005

Prag'a...

Spiral şeklinde merkezden dışa doğru bölgelere ayrılmış bir şehir... Kimi zaman sadece bir kişinin geçebileceği kadar daralan sokaklarında kaybolmanı tavsiye ediyorlar, çünkü diyorlar ki "Bu şehir en iyi böyle öğrenilir..."



Aylardır görmemiştim... Dün ziyaret ettiğimde aklımda sadece iş konuşmak vardı ama konuşmada kontrolü aldığından ben ayrılana kadar -Neredeyse birbuçuk saat geçmiş olmalı- kendisi kadar keyifli ve cana yakın bir insan olan eşiyle beraber gittiği Prag gezisinden bahsetti. Diyordu ki "Beraber gittiğimiz o keyifli geceleri ve gezmeleri ile ünlü şehir bile hiç kalır, mutlaka Prag'a gitmelisin hayatımın tatilini yaşadım"... Alkollü içkiler konusundaki uzmanlığını bildiğimden -Ve nazik davetlerine rağmen bir türlü evindeki zengin koleksiyonundan tatma şansına erişemediğimden- parmaklarıyla kapattığı hortumlardan sınırsızca beyaz ve kırmızı şarap ikram eden garsonların olduğu keyifli geceleri ve şimdi adını hatırlayamadığım -Ama içerisinde tarçın olan- içkiyi uzun uzun anlatmasını keyifle dinledim... Cevabını biliyordum ama yine de sordum ; "Kafka'nın evine de gittin mi?". "Evet" dedi... "Yılbaşında da Budapeşte ya da St.Petersburg'a gitmeyiz düşünüyoruz!"

Bu konuşmadanın üzerinden tam bir gün ve daha fazlası geçmişti. Televizyonda hedefsizce kanallar arasında zaplarken Cnbc-e'de yıllar önce önce kitabını okuyup daha sonra da tekrar tekrar filmini izlediğim "Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği"ne rastladım ve Teresa'nın tam da Sovyet işgali öncesinin Prag'ındaki fotoğraf çekme sahnelerini izleyince şöyle dedim kendime;

"Prag'a gitmeliyim... Prag'a gitmeliyim...Prag'a gitmeliyim... Prag'a gitmeliyim...Prag'a gitmeliyim...Prag'a gitmeliyim...Prag'a gitmeliyim... Prag'a gitmeliyim...Prag'a gitmeliyim...Prag'a gitmeliyim...Prag'a gitmeliyim...Prag'a gitmeliyim...Prag'a gitmeliyim... Prag'a gitmeliyim...Prag'a gitmeliyim...Prag'a gitmeliyim...Prag'a gitmeliyim...Prag'a gitmeliyim...Prag'a gitmeliyim..."

Prag'a gitmeliyim...


Linkler:
* Prague Information Service
* Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, Milan Kundera
* Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, Philip Kaufman (Yönetmen)
* The Unbearable Lightness of Being (Wikipedia)
* Prague Spring (Wikipedia'dan)
* The Unbearable Lightness of Being, The Movie
* The Unbearable Lightness of Being, Analysis of Major Characters

20 Eylül 2005

Birinci yıl...

martinmystere.blogspot.com'un birinci yılı tüm yurtta, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve dış temsilcilikler ile Red Light District'de çoşkuyla kutlandı. Kutlama komitesi stadyumlarda gösteri yapacak kız öğrencilerin etek boylarını "Bir nebze" olarak belirledi.

Bugün bu bloga yazmaya başlayışımın tam olarak birinci yılı, "Hayırlısı Olsun" başlıklı ilk yazımı yazarken içinde bulunduğum ruh halim, heyecanım ve mutsuzluğum dün gibi aklımda hala... Zaman zaman geriye dönüp yazdıklarımı okumak, aklımdakileri nasıl yazıya dökerim diye düşünmek çok hoşuma gidiyor. Bakalım sonu nereye varacak...

19 Eylül 2005

Kedi ve Sanat



Hayvanlarda ters giden
bir şey vardı:
Kuyrukları fazla uzun
ve bir talihsizlikti kafaları.
Sonra toplanmaya başladılar
yavaş yavaş
parçaları uydurarak birbirine,
hoş bir görünüm yaratmak için,
doğum lekeleri, zerafet, heybet.

Ama kedi,
yalnızca kedi oldu tamamlanabilen,
gururluydu:
Doğuştan her şeyi yerli yerindedir ne olsa,
kendinden hoşnut
ve tam olarak emindir ne istediğinden.

İnsan balık ya da kuş olmak ister,
kanatlarımız olsa der yılanlar,
köpekler müstakbel aslan,
mühendisler ozan olmaya can atar,
sinekler kırlangıçlara özenir,
inatla sinekler gibi davranır ozanlar.

Ama kedi
kedi olmaktan başka bir şey istemez,
her kedi katıksız kedidir,
bıyıklarından kuyruğuna kadar,
altıncı duyudan kıvranan saçına kadar,
gece vaktinden, altın gözlerine kadar.*



Kütüphanemde halihazırda iki tane P dergisi var ama sanırım satın alarak sahip olduğum ilk sayısı "Kedi ve Sanat" başlıklı Bahar 2005 sayısı oldu. Tahmin edileceği gibi kütüphanemdeki sayıları geri-verilmemek-üzere-ödünç-alma yöntemi ile elde etmiştim ama hiç vicdan azabı duymuyorum çünkü benden önceki sahibi bir toplantı odasındaki sehpanın üzerindeki dekor olarak kullanıyordu onları...

Pırıl pırıl baskısı, ilgi çekici tematik sayılarındaki yazıları ile büyük boy olarak yayınlanan "P Dünya Sanatı Dergisi"ni gittiğim kitapçılarda dergilerin olduğu raflara değil de sanat kitaplarının durduğu yerlere yakıştırıyorum aslında, belki de içeriği ve formatı ile kitaplar gibi uzun süre saklama hissi uyandırdığı için bende...

Bahar 2005 sayısında "Kedi ve Sanat" temasının işlendiğini görünce dergiyi hemen aldım ve zamana yayarak yaptığım keyif-okumalarım listesinin hemen ilk sırasına yerleştirdim. İtiraf edeyim keyif-okumalarım aslında en çok keyif aldığım okumalar oluyor, bu kitaplar, dergiler her zaman çalışma masamda, seyahate gidiyorsam arabamın koltuğunda bir yerlerde hep gözümün önünde oluyor ve onlara ayrılmış bir okuma zamanı yaratmamı beklemeden işten-güçten sıkıldığımda, konsantrasyonum dağıldığımda hemen beni tekrar hayata döndürecek yeni okumalar, yeni rüyalar, yeni dünyalar sunuyorlar bana...

P'yi aldığımda daha paketini açmadan o güzel baskılı sayfalarında bir sürü güzel fotoğraf ve resim göreceğime emindim. Eee bu sayının teması da "Kedi ve Sanat" olduğuna göre yazı içeriğinden şüphe etmeye zaten gerek yoktu...

Gerçekten de Gerald Hausman'ın "Kedilerin Masalsı Tarihi" ve Gökhan Akçura'nın "Türk Edebiyatında Kedi, Kuyruklu Yazılar" başlıklı yazılarını çok büyük bir keyifle okumakla kalmadım Gökhan Akçura'nın yazısındaki "Karasu'nun kedi sevmek üzerine yaptığı tarif"i okuduktan sonra Bilge Karasu'nun "Göçmüş Kediler Bahçesi" adlı masallar kitabını alınacak-kitaplar listeme ekledim ve sanırım bu kitabı okuduktan sonra kendime de dersler çıkaracağım...



Dergideki keyifli yazılar bir yana özellikle Orhan Peker ve Avni Arbaş'ın özel kolleksiyonlarından alınan resimlerle Selçuk Demirel'in iki sayfalık çalışmasını derginin sayfaları kadar evimin duvarlarında da görmekten büyük keyif alırdım açıkçası.

Tabi ki Franz Marc'ın "Oyun Oynayan Kediler"ini, Paul Klee'nin "Kedi ve Kuş"unu ve dergideki diğer yazıları ihmal etmiyorum ama böyle bir derlemede Andy Warhol'un kedilerine de birkaç sayfa ayrılamaz mıydı diye de düşünmeden edemedim açıkçası...

* Kediye Türkü, Pablo Neruda
Çeviren : Nazmi Ağıl
P, Sayı 35, Sayfa 102

** Resim 1 : Paul Klee, Kedi ve Kuş
1928, The Museum of Modern Art

** Resim 2 : Orhan Peker, Kedi

Link:
P Dünya Sanatı Dergisi

18 Eylül 2005

iPod nano

Dinlediğim albümlerin yüksek veri oranlarında kodladığım MP3 kopyalarını bir süredir harddisklerimde arşivliyorum ama "iPod nano"yu görünceye kadar kendime bir MP3 player alayım diye niyetlenmemiştim bugüne kadar.



iPod nano'yu ilk defa geçen hafta içerisinde Steve Jobs'un tanıtımını yaptığı lansman toplantısı CNN sabah haberlerinde yayınlandığında gördüm. Sektörün en efsanevi kişiliği Steve Jobs, kot pantolonun bozuk para cebinden -Evet evet... Hani var ya kot pantolonlarımızın bozuk para koymak için sadece iki parmağımızın içine girebildiği ufacık cepleri..!- iPod nano'yu çıkardığında "Tamam" dedim kendi kendime "Apple teknoloji alemine bir köşe taşı daha dikti, bana da bu yolda kendimi kurban etmek düşer..."

Tabi iPod serisini diğer MP3 playerlardan ayıran en önemli özelliklerinin başında başlı başına bir kişisel müzik içerik sistemi olan iTunes'un geldiğini de unutmamak lazım bu arada...

Bende inanılmaz bir şekilde kendisine sahip olma hissi uyandıran bu teknoloji ve tasarım harikası henüz memleketimizde satışa sunulmadı ama internetteki ABD kökenli alışveriş sitelerinde oldukça makul fiyatlarla satılmaya başlandı. Biraz bekleyelim bakalım, Türkiye satış fiyatları belirlendiğinde arada nasıl bir uçurum olacak ya da başka bir deyişle Türkiye'de bir iPod nano'ya vereceğimiz parayla Amerika'dan kaç tane alabileceğiz... Bu konuda bir tahminim var; Şu anda Amerika'da 2GB kapasiteli beyaz iPod nano 199 USD'ye alınabiliyor. Ben bu mamülün Türkiye'de Bilkom tarafından KDV dahil 235 Euro karşılığı bir meblağa satılacağını düşünüyorum. Bu rakamın altı beni iPod nano'yu Türkiye'den, üstü yurtdışından almaya doğru iter. Zamanla göreceğiz...

Son söz; Şu anda kapı açılıp içeri Bill Gates girse "Bu sizin yeni Windoz ne zaman çıkıyo bilader..?" derim. Ama kapıdan giren kişi Steve Jobs olursa "Abi çay demlenene kadar karpuz kesiyorum sen buyur istirahat et" derim...

Linkler:
- iPod nano
- iTunes
- Hangi iPod'u seçeceğiz?
- Steve Jobs'un iPod nano tanıtımı

Şarap mı..?

Asma demiş ki; Elimden tutsalar göğe tırmanırım...*

Kökenim her tarafı üzüm bağları, bahçelerdeki çardaklardan salınan hatta arsızca yakınındaki her ağaca sarılıp göğe tırmanmaya çalışan asmalarla çevrili topraklara dayanıyor olmasına rağmen şarap konusunda ahkam kesecek son adam olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Neden bilmiyorum ama şarap bana hep zor göründü, içme aşamasına gelmeden doğru seçim yapabilmek için bile pek çok ön bilgiye sahip olmak pek bana göre değildi...

Ancak geçenlerde -yine- bira almaya gittiğim markette karşıma "Kayra" şarapları çıkınca fikrim değişti açıkçası... Dikkatimi önce "Terra" serisinin etiket tasarımları çekti ve şişeleri daha yakından inceleyince "Kayra ne güzel isim yahu..?" diye düşündüm. Dedim ya şaraptan hiç anlamadığım için gözüme en güzel görünen "Terra, Öküzgözü-Boğazkere" kırmızı şarabı aldım elime etiketini okudum önce; Acaba "Uygun koşullarda 6-8 yıl kadar olgunlaştırılabilir" ne demekti..? Şimdi içsem acaba başıma ne gelirdi..? Riski alacak kadar cesur bir karakter olmadığımdan şişeyi elimde sıkıca tutup gözlerimi kapattım ve önümüdeki sekiz yılın gözlerimin önünden film şeridi gibi akıp gitmesini sağladım. Gözlerimi açtığımda şarap kıvama gelmişti, parasını ödeyip eve gittim...

O akşam pek keyifle içtiğim Terra serisinin Öküzgözü-Boğazkere karışımından pek keyif aldım ama aradan geçen süre içerisinde farklı markalardan değişik şaraplar denemeyi de ihmal etmedim. Bugün aldığım Öküzgözü-Boğazkere'yi de az önce açıp aynı keyifle içmeye başlayınca bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Benim gibi biranın tembel sularından gelen bir adam için şarap dünyasında okuyup hayallere kapılacak çok hikaye var gibi görünüyor...

Link:
http://www.kayrasaraplari.com/

* Bu yaz bahçenin girişindeki asma için nasıl bir çardak yaptıracağımızı konuşurken Annem'in söylediği özlü söz.

14 Eylül 2005

Unutmayayım...

Bir de bu var: http://www.l-opera.nl

Bunları derleyip toparlamayı unutmayayım, böyle durmasın burada! (Kafa sesim) Tamamdır!

12 Eylül 2005

Kendime not

www.cafedejaren.nl

"Halt"

Dun gece yedigim halta inanamiyorum, benim de civim cikti sonunda :) Ama kolaylikla "Benim degil bu sehrin kabahatiydi!" diyerek kendimi temize cikarabilirim :P

Neyse buraya yazdim tarihe gecti okur okur sasiririm kendime ilerde...

11 Eylül 2005

http://www.adobe.com/kuruyemish

Bütün standları gezdim en leziz kuruyemişe Adobe standında rastladım. Photoshop'unla Premiere Pro'nla, kuruyemişinle çok yaşa Adobe, Macromedia kurban olsun sana..!

Ne..? Bugün Pazar mı?

Bugünün Pazar olduğunu katıldığım toplantıdaki açılış konuşmasını yapan adının önündeki havalı ünvanları kadar keyifli konuşmacı "Geceleriyle ünlü bu şehirde Pazar sabahı erkenden burda olduğunuz için teşekkür ederim" dediğinde öğrendim.

Dün geceden sonra yarı açık gözlerle gittiğim toplantıda son derece ciddi konulardaki sunuşların arasında aniden patronları hakkında hazırladıkları komik klipleri göstererek eğlenen süper keyifli insanlarla karşılaştım.

10 Eylül 2005

Çivisi çıkmış...

Öte yandan bu şehrin "Çivisi çıkmış" da diyebiliriz. Ve fakat hiç kimse şikayetçi gibi görünmüyor. Ben de dahil tabi...

9 Eylül 2005

EU Looks to Regulate TV on the Internet

Nasıl..? Okuduğum dergide ayrıntılı bilgi yok, dönünce şu linke bir göz atayım;

http://europa.eu.int/comm/avpolicy/revision-tvwf2005/consult_en.htm

Rüzgar...

Düşünüyorum da birkaç sene önce yine aşağı yukarı bugünlerde yine aynı sokaklarda dünyayı gözüm görmeden rüzgar güllerinin peşlerinde koşuyordum...

Saat gece yarısını çoktan geçti, yarın oldu bile; Oysa saatlerdir bakıyorum da rüzgar güllerindenw eser yok ortalıkta... Sanki benden kaçıyor gibiler, tam da dünyanın merkezinde sadece ve sadece rüzgar güllerin olduğunun farkına vardığımda...

8 Eylül 2005

Hadi hayırlısı...

Kahramanımız dünyanın bir ucunda yeni bir maceraya adım atmak üzeredir ve dudaklarının arasından belli belirsiz "Hadi hayırlısı..." kelimeleri dökülür.

Daha iyi...

Microsoft Flight Simulator çok daha iyi, ne güvenlik kontrolü ne check-in kuyruğu var. Hiç sıra beklemeden uçağa binip -hem de pilot kabininde- istediğiniz yere uçabiliyorsun...

Bu arada keşke sadece Mister No edasıyla tek motorlu Cessna ile değil de yolcu uçaklarıyla da uçsaydım şimdi pilot gelse iki dakka sen kullan biz yardımcı pilotla yemeğimizi yiyelim dese ne yapacağım..?

Sahi ya... Sabahın dördünde nereye gider bu kadar insan..?

7 Eylül 2005

"Giden" olmak...

"Giden" sen isen bir türlü giremezsin konuya, aklında kurduğun cümleleri sese dönüştürecek nefes bir türlü çıkmaz boğazından...

Hele soru hiç soramazsın, "Gitmeseydin" cevabına dayanamayacağını bildiğin için...

Mola...

İki şehrin ortalarında bir yer...

Yolculuklarda mola yerlerindeki marketlerin müzik reyonlarını çok seviyorum. Aradığınız albümü hemen hemen hiç bulamazsınız. Ama öte yandan size sunulan çeşitsizliğin içerisinde -tabi eğer cesaret edebilirseniz- hic bilmediğiniz ve belki de daha önce hiç merak etmediğiniz yeni müzikleri -belki de sadece sesleri- de keşfedebilirsiniz.

Kahvem bitmek üzere... Bakalım bu sefer hangi albüm bana kendini aldıracak..?

6 Eylül 2005

CSI...

Ne CSI:New York, ne başkası... Benim favorim CSI:Miami'dir, hatta tam olarak oradaki Horatio abimizdir. Kendisi diğer meslektaşları gibi beyaz önlüğü giyip tezgahın başına geçmez elini kana, kimsayallara bulaştırmaz. Horatio düşünce ve koordinasyon adamıdır, eli cebinde olaylara düşünerek ve koordinasyon yaparak dahil olur, çözümü masaya koyar ve karizmatik bi şekilde olay yerinden ayrılır. İddia ediyorum ki bu tip adamlar ne iş yapsa en iyi şekilde yapar, misal Horatio yarın birgün gelse İstanbul İMÇ'de bi "kasetçi" dükkanı açsa dünyanın dev yapımcıları arasına girer iki yıla kalmaz...

5 Eylül 2005

Control Room | Different channels. Different truths.

İnsan kendini nerede güvende hisseder..? Ya da bir Iraklı kendini nerede güvende hisseder..? Savaşla ilgili beylik laflar edecek değilim, geçen hafta seyrettiğim "Control Room" adlı belgesel filmden bahsetmek istiyorum sadece...

"Control Room" Al Jazeera çalışanlarının gözünden Irak savaşının perde arkasını ama bu sefer işe medyanın perde arkasından bakarak anlatıyor. Anlatıyor demek de doğru mu bilmiyorum aslında bir amatör kamerayla çekilmiş görüntüler ve Al Jazeera çalışanlarının çaresizlik içerisindeki çabalarını anlatan anektodların arka arka getirilmesinden oluşuyor film... Ya da belki de Al Jazeera bu sefer televizyon haberlerinden izlediğimiz Irak Savaşı hakkında bakın aynanın bu tarafından da bunlar görünüyordu siz savaşı müttefik kuvvetlerin gözünden izlerken diyor...

Filme adını "Control Room" aslında televizyon kanallarında reji ya da kumanda odası denilen bir çok kaynaktan (muhabirlerden, stüdyolardan...) gelen görüntülerin yönetmen ve ekibi tarafından seçilip izleyiciye -genellikle- gerçek zamanlı bir kurguyla aktarıldığı odanın adı. Gerçekten de film Al Jazeera kumanda odası ile müttefik kuvvetlerin karargahı olan Cent-Com(Central Command)'un medya merkezi arasında götürüp getiriyor izleyenleri.



Filmde Cent-Com'un aslında bir savaş filmine lojistik sağlamak üzere kurulmuş bir üs gibi düşünüldüğünü görüyoruz, batılı gazeteciler odalarında heyecanla Amerikan subaylarının savaştaki gelişmelerle ilgili yapacağı açıklamaları bekliyor, Bağdat düştüğünde heyecanla yumruklar havaya savruluyor. Öte yandan Al Jazeera'nin binasında kendi kanlarından insanların yaşadığı bir ülkenin işgali hakkındaki gerçekleri/alternatif bilgileri dile getirememenin sıkıntısı var insanlarda, Batılı mesteklaşlarının aksine bu olanlara inanamıyor ve şaşkınlıkla izliyor gibiler...

"Cent-Com" kulağa "Sit-Com" gibi gelmiyor mu?
Film ya da belgesel olarak eleştirmek zor Control Room'u, bize müttefiklerin yarattığı savaş filmini gerçekler olarak izlettiren televizyonun arkasına geçip orada olanları gösteriyor diye değerlendirmek belki de daha doğru olur.

* Link : IMDB'de Control Room

4 Eylül 2005

"Sıvılaştırılmış ipek" mi..?

Marketten her zaman kullandığım şampuan markasının yeni çıkan modelinin üzerindeki Türkçe ve İngilizce "Sıvılaştırılmış İpek" içerdiğine dair ibareler ve saçıma ipeksi bir görüntü ve ışıltı vereceği yönündeki vaatlerine kanarak/kandırılarak -böyle diyorum çünkü sanırım biraz sonra anlatacağım gibi şampuan şişesi tarafından hipnotize edildim- bir şişe aldım ve eve gelip de şampuanı banyoda durması gereken yere koyarken kendime geldim...

"Sıvılaştırılmış ipek" de neydi yahu..? Ben buna nasıl kanmıştım..? Hadi bu adamlar ipeği sıvılaştırıp şişeye tıkmışlardı, bunun benim saçımla ne ilgisi vardı ki..?

İşte o zaman olayın nasıl geliştiğini hatırlamaya başladım; Ben her zamanki şampuanımı almak üzere markette şampuanların olduğu rafa uzandığımda üzerinde "Sıvılaştırılmış ipek" yazan şişeyle gözgöze geldim. Ve işte tam o anda görüntü bulanmaya başladı ve şişenin gözünden kendimi görmeye başladım. Şampuan şişesi beni kendisini almak üzere rafa elini uzatmış ve tişörtünde "Dangalaklaştırılmış tüketici" yazan bir lego adam olarak görüyordu..! Evet, "Sıvılaştırılmış ipek" ile "Dangalaklaştırılmış tüketici" karşı karşıyaydı ve tabii ki "Dangalaklaştırılmış tüketici" bu karşılaşmadan kasada bile ne aldığına uyanmadan tıkır tıkır parasını ödediği koltuğunun altındaki şampuan şişesiyle marketten çıkarak mağlup ayrıldı...



Şampuan şişesi şu anda masamın üstünde duruyor, bu yazıyı yazarken üzerinde "Sıvılaştırılmış ipek" ne manaya geliyor belki açıklama bulurum dedim ama okuduklarımdan işe yarar birşey çıkmadı. Bu arada şu anda üzerimde tişört yok ama "Dangalaklaştırılmış tüketici" yazısı sanırım şu anda alnımda belirdi...

Bu Kadar Fotoğraf Nereye Sığacak... | "Macera Devam Ediyor" ya da 2.Bölüm

Fotoğraf çekmenin dijital fotoğraf makineleriyle iyice kolaylaşmasından sonra kendimizi bir anda binlerce fotoğraf dosyasının içerisinde bulduğumuzda aradığımız fotoğraflara nasıl ulaşacağımız konusunda burada atıp tutmuş ardından da "Dijital Fotoğraf Arşiv ve İçerik Yönetimi" için kullanabileceğimiz yazılımları inceleyip değerlendirdikten sonra sonuçları yazacağımı söylemiştim.

Aradan geçen neredeyse bir ay içerisinde bir yandan yazıda bahsettiğim yazılımlarn demo sürümlerini kurcalarken bir yandan acaba Adobe Bridge'e haksızlık mı ediyorum, onu da mı değerlendirme listeme alsam diye düşünüyordum ki sevgili Google, Google Desktop ile yaptı yine yapacağını..!

Bir kere Google ("Google" ne mi demek, buradan alalım sizi ama okur okumaz buraya dönüp okumaya devam etmeniz şartıyla!)deyince aklıma gelen ilk üç şeyi söylemeden geçemeyeceğim; Basitlik, hız ve kolay kullanım... Bilmiyorum bana mı öyle geliyor ama bu arkadaşlar gündelik hayatımızın bilgisayar başında geçirdiğimiz zamanlarında en çok kullandığımız servisleri en basit, en hızlı çalışan ve en kolay kullanılan şekilde ayağımıza getiriyor... Küçümsemeyelim lütfen, bu üç basit kelimeyi aynı cümle içerisinde kullandırtan mamülleri üretmektir kanaatimce en zor olanı -Bu arada vallahi Google'dan para almıyorum reklamlarını yapmak için... Yani aslında onlar veriyor da ben almıyor değilim, henüz kimse teklif etmeyi akıl etmedi ama telefonum elimde beklemedeyim biliyorum her an arayabilirler!



Tekrar konumuza dönelim; Bu Google Efendi ne yapmış da benim Saadettin Teksoy edası ve "Araştırmacı-Tasarımcı" kimliğimle yürüttüğüm araştırmamı nafile bir çabaya dönüştürmüş..? Az -bir iki kelime ve noktalama işareti- sonra..!

Şimdi dijital fotoğraf dosyalarımıza bakışımızı iki başlık altında ayıralım;

Birincisi bu dosyalar sonuçta birer veri dosyası ve kullandığımız işletim sisteminin dosya yönetim sistemi tarafından yazılıyor ve okunuyor yani işletim sistemimiz bu dosyaların ne zaman diskimizin neresinde olduğunu ve adı, büyüklüğü kayıt edilme ve son değiştirilme tarihi gibi bilgileri zaten -işinin bir parçası olarak- aklında tutuyor.

Öte yandan fotoğraf dosyası formatlarının işletim sistemlerinden ve -büyük ölçüde fotoğraf makinesi üreticilerinden bile- bağımsız olarak geliştirilen ve bu yüzden yaygın olarak kullanılan bazı üst bilgileri, görüntülerin yanı sıra saklama olanakları var. Örneğin JPEG, TIFF -ya da üreticilere özel RAW dosyaları- gibi yaygın olarak kullanılan fotoğraf dosyalarında fotoğraf makinesinden gelen teknik bilgilerin yanı sıra fotoğrafı çeken kişi, nerede çekildiği, eğer haber niteliği taşıyorsa haber detayları (story) hatta makinenizde bir GPS eklentisi varsa fotoğrafı çektiğiniz koordinartları ya da kendi belirlediğiniz veri alanlarını bu dosyanın içerisine tabiri caizse gömmeye yarayan EXIF (Exchangeable Image File Format), IPTC (International Press Telecommunications Council) , XMP (Extensible Metadata Platform) gibi formatlardan bahsedebiliriz.

Teknik zırvalıkları geçiyorum, özetle bilmemiz gereken şu; Fotoğraf dosyaları içlerinde kendi formatları ile ilgili zaten okunabilir text olarak kolayca ulaşılabilen bir takım bilgiler içeriyor, biz de bunlara daha fazla bilgi ekleyebiliyoruz sonuçta elimizde yine tek bir dosya oluyor. Buradaki önemli nokta şu; İlk yazımda bahsettiğim içerik yönetim yazılımları kullanıcının eklediği verileri kendi veritabanlarında tutarken biz şu anda EXIF, IPTC ve XMP ile artık kullanıcı verilerini de fotoğraf dosyasının içerisine gömebilmekten bahsediyoruz.

Bu iki noktayı birleştirince karşımıza şu çıkıyor; Fotoğraf dosyaları zaten onları arşivlerken kullanabileceğimiz üst-verileri (metadata) kendi içlerinde saklıyor ve işletim sistemimiz de doğal fonksiyonlarından birisi olarak kullandığımız her dosya gibi bu fotoğraf dosyalarımızın nerede olduğunu ve nasıl ulaşacağımızı biliyor.

Peki bu durumda başka hiçbir içerik yönetim yazılımına gerek kalmadan kullandığımız işletim sistemi -mesela sevgili Windows- üstlense bu içerik yönetim işini de ben dosya isimleriyle sıradan döküman dosyalarını arar gibi verdiğim anahtar kelimelerle (mesela fotoğrafı çektiğim yer ve makinenin markası gibi..) fotoğraflarımı arasa, bulsa ve bana bunları listelese..?

Ne kadar basit ve işletim sistemlerinin doğal bir parçası olması gereken bir istek gibi değil mi? Ama maalesef -en azından- sevgili Windows bunu bu kadar basitçe yapamıyor. Dosyaları indeksleyip anahtar kelimelerle arama yapmayan yarayan "Windows Indexing Service" standart kurulumda yer almıyor, sonradan kurmanız gerekiyor ama bun üzülmenize gerek yok çünkü "Indexing Servive" Windows'un en samimiyetsiz servislerinden birisi bence. Zaman zaman arka planda indeksleme yaparken kendini kaybedip harddiskinizin kontrolünü ele geçiren ve MS Office uygulamaları dışında pek de işe yaramayan bu servisi sakın kurmaya çalışmayın.

İşte tam burada sahneye Google Desktop giriyor ve özetle şunu yapıyor; İlk kurulumundan sonra sizin bilgisayarı açık bırakıp gittiğiniz zamanlarda harddiskini şöyle bir didik didik gözden geçirip dosyaları indeksliyor, yani takip edebileceği dosyaların aklının bir köşesine yazıyor ve size ekranınızın herhangi bir yerinde floating ya da embedded olarak kullanabileceğiniz ufak bir arama kutusu veriyor. Siz de aramak istediğiniz kelimeyi, mesela Outlook mail klasörünüzdeki maillerde geçen bir kelimeyi ya da PDF dökümanlarınızda araadığınız bir detayı girdiğinizde arama kriterinize uygun dosyaları browser ekranınız içerisinde ayağınıza getiriyor. Bu kısmı uzatmıyorum, Google Desktop tek kelimeyle Windows Indexing Service'e çok iyi ve basit bir alternatif...

Ve mutlu son; Google Desktop, bu adresten erişebileceğiniz eklentiler sayesinde fotoğraf, ses, görüntü, animasyon proje dosyalarınızı da indeksleyip onlara kolayca ulaşmanızı sağlıyor. Fotoğrafla ilgili olarak ise bu yazı sonunda Google Desktop'ı kurarsanız (Kurduktan sonra bir defalık indeksleme işlemi için bilgisayarınızın hızına göre en az birkaç saat açık bırakıp başından kalkmanızı öneririm!) Digimarc firmasının ürettiği Digimarc Image Search Application eklentisini de mutlaka kurmanızı öneririm. Henüz beta sürümü olmasına ve kullanıcı ayarlarının oldukça kısıtlı olmasına rağman JPG ve TIFF dosyaların EXIF veri alanlarını başarıyla okuyor ve son derece hızlı olarak arama sonuçlarını listeliyor. Arama sonuçlarında dönen bilgilerin bir kısmının kullanıcı-dostu şekillere dönüştürülmemiş olması da sanırım release versiyonlarında kolayla üstesinden gelinebilecek bir sorun...

Sonuçta Google Desktop, Digimarc Image Search eklentisi ile birlikte kullanıldığında göreceli olarak kurulumu ve kullanımı daha karmaşık içerik yönetim sistemlerinin yaptığı temel fonksiyonları başarıyla yerine getiriyor ve gelecekteki sürümlerinde bu başarısını daha da geliştireceğinden en ufak bir şüphem yok. Ama öte yandan içerik yönetim sistemlerini de offline arşivleme ve üst-veri girme, güncelleme yeteneklerinden dolayı tamamen göz ardı etmek de şimdilik mümkün görünmüyor...

Bu yazıdan da anlaşılacağı gibi Google Desktop, içerik yönetim meselesine benim için alternatif bir bakış ekledi ve tabi incelenecek ve üzerinde konuşulacak konulara yenilerini kattı...

1 Eylül 2005

...

Başlıksız ve -yine aslında- yazısız... -Ve yine- Sadece kendime... Dönüp yıllar sonra okuyunca bana hatırlatsın diye...

29 Ağustos 2005

Uçurtma Olsaydım...



Uçurtma olsaydım Scott Haefner'in uçurtması olmayı isterdim...

Hafif.org'da okudum, Scott Haefner uçurtmalarına monte ettiği fotoğraf makineleri ile uçurtmaların gözlerinden inanılmaz fotoğraflar çekiyormuş..! Kite Aerial Photography sayfasındaki özellikle panoramik fotoğraflara tek tek keyifle baktım bütün sabah kendimi uçurtmaların yerine koyarak...

"Uçurtma" ve "Fotoğraf"... Aynı cümle içerisinde olması bile keyif veriyor bana...

25 Ağustos 2005

"Hareketli An"ın Peşinde

"An", fotoğraf deyince ışık, renk, ton vesaireden de önce aklıma gelen ilk şeydi ta ki "Hareketli an"ın donuk bir fotoğraf karesinde nasıl gösterileceğine kafa yormaya başlayana kadar... Acaba "Hareket" aslında video teknolojisinin işi de ben boşa mı kafa yoruyorum, ya da "Düşür shutter speedi, bas gitsin deklanşöre al sana hareketli an" diyerek konuyu uzatmamalı mıyım..?



İtiraf ediyorum ben de "Hareketli an"ı ararken en kolay yöntem shutter speedi düşürmeyi deniyorum bu aralar sürekli ama "Hah işte hareketli an bu olsa gerek..!" dediğim fotoğraflarım için hep "Şurada netlik problemi var" yorumu yapılıyor ve tabi o zaman da kalkıp "Sen gel bi de benim kafamın içerisinden benim gözlerimle gör!" diyemiyorum -Evet evet... Zaman makinesinden önce "Gel bi de benim kafamın içerisinden gör" makinesi yapılması lazım bence..!

"Hareketli" an olur mu demeyin en hareketsiz en donuk olarak algıladığımız anları/şeyleri sırtında -sürekli- ileriye doğru taşıyan "zaman"ı yok saymak mümkün mü..?

22 Ağustos 2005

...

Başlıksız ve -aslında- yazısız... Sadece kendime...

15 Ağustos 2005

Bir "Tekno-Fabl" Denemesi

“Hadi kalk..! Gidiyoruz…” diye seslendi aşağıdan, o anda uyuyor muydum yoksa uyanık mıydım tam hatırayamıyorum ama hani olur ya hayatta hiç ama hiçbir şeyden keyif alınamayan anlardan birisini yaşıyordum galiba… Çok keyifsizdim…

“Sana da olur mu..? Hayatta hiç ama hiçbir şeyden keyif alamadığın...?” dediğinde “Tamam..!” dedim kendi kendime “Kesinlikle rüya görüyorum…”

“Hadi bin de seni uyandırayım, kendine getireyim” dedi ve işte o zaman rüya görmediğimi fark ettim. Neredeyse hiç pedal çevirmeden bisikletim beni çoktan son hızla etrafı her tonda yeşil ağaçlar ve artık sararmaya başlamış otlarla çevrili toprak yolda bir yerlere doğru götürmeye başlamıştı. Kafam sürekli gökyüzüne çevrili gezdiğimden toprağın renginin de sarıya çaldığını daha önce fark etmemiştim, etrafta insan yapısı tek tük tek katlı evler dışında sarı-yeşil renk paletine uymayan hiçbir şey yok misafir gelmeden önce derli toplu görünsün diye temizlenip toparlanmış bir ev gibi…

Yokuş aşağı gidiyor olmamamıza rağmen pedal çevirmeden hızımız sürekli artıyordu, hava çok sıcak olduğu için yatarken giydiğim pamuklu tişört hala üzerimdeydi ve rüzgar belimden, boynumdan girip tişörtü şişiriyordu. İçimden bir türlü havalanmayan bir uçurtmaya benzediğimi düşünüyordum ki “Ne düşünüyorsun..?” diye sordu ama cevap vermedim. Ben sessiz kalınca o da uzatmadı ve sanki bensiz de –Oysa ki bensiz hiçbir yere gitmediğini/gidemediğini zannediyordum- defalarca geçtiği yollarda bir sağa bir sola sapıp vücuduma ve suratıma çarpan rüzgarla iyice ayılmamı sağladı.

“Burada biraz dinleneceğiz” dediğinde zaten epeyce yavaşlamıştık, bir süre yanımızdan uçan kelebeğin siyah –evet siyah- kanatları üzerinde kavuniçi tonlarında benekleri olduğunu son derece net görmüştüm çünkü…

Beni sırtından atıp, kendisi de tek ayağına dayanmış mahalle serserileri gibi sağına kaykılıp dinlenme pozisyonuna geçtiği yer ana yoldan geliş yönümüze göre sağda yıkık taş duvarın üzerinden yola tam çapraz içeri doğru giren bir patikanın başlangıcıydı. Buradan nereye gidilir ki diye gözlerimle patikayı takip edip kafamı kaldırdığımda sarı taşlardan yapılmış ama ne camları ne de çatısı artık kalmamış yıkık evi gördüm. Odaları, duvarların içerisine oyulmuş yüklükleri ve –hayret- çalınmamış pencere demirleriyle ev bir harabeden çok orada bir ağaç gibi kendi kendine büyüyen -kendi kendini inşa eden- bir canlıya benziyordu. Bir iki yıl sonra aynı yere tekrar gelsem evi kendi kendini tamamlamış bulacağım hissine kapıldım.

Yıkık evde bir zamanlar kimlerin yaşadığını hayal etmeme fırsat vermeden sabah beni uyandırdığı tonda “Dönelim..!” dedi. Sabahın köründe su içmek adetim değildir –karpuz yemeyi tercih ederim, bunu söylediğimde insanların suratındaki garip ifadeyi yorumlayamıyorum- ama bilinçsizce elimi su matarasına attığımda dışından bile hissedilebilecek şekilde buz gibi su dolu olduğunu anladığımda bana emir verir gibi konuşmasından dolayı sinirlendiğim için bu sefer de kendime kızdım.

Buz gibi su iyi gelmişti ama bana çaktırmadan matarayı niye doldurduğunu dönüş yolunda anladım; Eve dönebilmemiz için kilometrelerce pedal çevirmem gerekiyordu çünkü bisikletim “Hadi bakalım sıra sende” dercesine bütün işi bana bırakmış gelirken benim yaptığım gibi etrafı seyre dalmıştı ben ter içerisinde pedal çevirmekle uğraşırken.

“Biliyor musun..?” dedim “Arabayla giderken yolda böcek ya da karınca ezdiğimi hiç fark etmemiştim ama şimdi ön tekerleğinin altında bir sürü karınca eziliyor gözlerimin önünde…” Bir süre sessiz kaldı ama ne kadar uğraşsam da karıncalar ezilmeye devam ediyordu, ezmemek için yönümü değiştirdiğim karıncıların hayatlarının karşılığında başka karıncalar eziliyordu. “Karıncaları ezen ben değilim, sensin!” dedi birden. Uzatmadım… Zaten pedal çevirmek yeterince zorluyordu beni, bir de ona laf yetiştirmeye çalışsam iyice soluksuz kalacaktım…

Evden çıkalı bir hayli vakit geçmesine rağmen ortada hala bir allahın kulu yoktu, en azından sütçü geçerdi bu saatte ya da sabahları sarı-lacivert eşortmanları içerisinde yürüyüş yapan Süleyman Amca’ya rastlamayışım garip diye düşündüm bahçe merdivenlerinden içeriye doğru bisikleti taşırken…



Yine sağa kaykılıp dinlenme pozisyonuna geçtiğinde “Gidip geldiğimiz yolun göçmen kuşların güzergahı üzerinde olduğunu bilseydin bir de…” diye geçti aklından bisikletin ama bunu benimle paylaşmadı…

3 Ağustos 2005

Bu Kadar Fotoğraf Nereye Sığacak ya da Dijital Fotoğraf Arşiv ve İçerik Yönetimine Tekno-Subjektif Bakış Denemesi

Başlıktan da anlaşılacağı gibi sevgili dijital fotoğraf makinalarımız bize film banyosu, baskı gibi ara süreçler için ara süreç ve hizmet sağlayıcıları devreden çıkarma imkanı tanırken mevcut hafıza kartlarının kapasiteleri elverdiğince deklanşöre şımarıkça basma özgürlüğünü de sunuyor.

Tabi bu özgürlüğün getirdiği yan etkileri çektiğimiz fotoğrafları aynı şımarık rahatlıkla bilgisayarlarımızın harddisklerine ve diğer medyalara (CD-R, CD-RW, DVD-R, DVD-RW ve benzeri) bastıktan ve gigabytelarca ("Gigabyte", "Cigabeyti" diye okunursa tadına daha çok varılıyor bence...) dijital fotoğrafın içerisinde bir akşam oturayım da iki klik yapayım çektiğim fotoğrafların üzerinde dediğinde farkına varıyor insan bir "Dijital Fotoğraf Arşiv ve İçerik Yönetim Sistemi"ne ihtiyaç duyduğunu...

"Arşiv" ne demek malumunuz, dijital fotoğraflarınızı alıp harddiskinizin ya da DVD-BY'nizin (Biteviye yazılabilir DVD, DVD-RW için Türkçe isim önerimdir. Türk Dil Kurumu'nu ikna edip yasal yollarla kullanmanız için baskı da yapabilirdim ama istiyorum ki yazılarımı okuyan kitle benimsesin, sahiplensin ve yeni nesillere aktarılarak kendi kendine kabul edilsin dilimize yaptığımı bu naçizane katkı...) kalbiniz kadar temiz klasörlerinize kaydetmeniz demek oluyor...

Amma velakin bence "Arşiv" kelimesinin tam olarak karşılamadığı ve gavurların "Asset Management" dediği "İçerik Yönetimi" meselesini de unutmamak gerekiyor bu noktada. Yani şöyle ki; Fotoğraflarımızı aldık en güvendiğimiz disklere taşıdık ama gün geldi ki onbinlerce fotoğrafımızın içerisinden belirli kriterle bazılarına ulaşmamız gerekiyor... İşte içerik yönetim sistemleri tam olarak bunu yapıyor, fotoğraflarımıza işletim sistemlerinin, fotoğraf makinelerimizin verdiği temel ayırt edici isimler/bilgiler/verilerin yanı sıra kendi tanımladığımız üst-veri (meta-data) alanlarını da tanımlayıp ilgili verileri girmemizi ve istediğimiz her an istediğimiz her kriterle teknik olarak en hızlı şekilde aradığımız fotoğraflarımıza ulaşmamızı sağlıyor. Özetle, bizim yerimize fotoğraflarımızın nerede olduğunu ve onlar hakkında aklımızda tutmak istediğimiz, bilmemiz gereken bilgileri tutuyor bizim yerimize gidip istediğimizi kulağından tutup getiriyor...

Örnek vermek gerekirse çekmiş olduğumuz bir aile fotoğrafının nerede olduğunu, fotoğraftaki kişilerin kimler olduğunu, o gün ne için toplanıldığını, fotoğrafın nerede çekildiğini ve benzeri bilgileri içerik sistemine söylüyoruz o da bu bilgileri o fotoğraf ya da fotoğraflarla bize çaktırmadan ilişkilendirip günler, yıllar sonra arama kriterlerimize uygun olarak getiriyor.

Yazarken aklıma geldi ama bu analoji ne kadar uygun olacak bilmiyorum; Fotoğraflarımızı terlikler, içerik yönetim sistemini de akıllı bir köpek olarak düşünürsek terlik dolabında duran terliklerden ihtiyacımız olanı/olanları köpeğimize söylediğimizde bizim yerimize gidip dolaptan alıp getirmesine benziyor bu iş... Tabi ki köpeğimiz (içerik yönetim sistemimiz) ne kadar akıllı ve kolay eğitilebilir olursa ihtiyacımız olduğunda doğru terliklere ulaşmamız da o kadar kolay olacaktır... (Bu terlik-köpek analojisi çok hoşuma gitmedi ama daha iyisini bulana kadar -bulmak istiyor muyum ondan da emin değilim şu anda...- burada kalsın.)

Sonuçta bir süredir dijital fotoğraflarımı nereye arşivleyip hangi içerik yönetim sistemiyle en verimli şekilde onlara ulaşabilirim diye bakınıyorum. Arşivleme kısmına daha sonra gireceğim ama ilk kurcalamalarımı yapıp bugün itibariyle incelemeye/vakit ayırmaya değer bulduğum içerik yönetim yazılımların web siteleri ve deneme sürümlerini indirebileceğiniz linkleri aşağıda yazıyorum. Son derece subjektif hatta başlıktan da anlaşılabileceği gibi bir tekno-subjektif inceleme olacağı için seçeğim kriterler ve tav olduğum özellikler sadece beni bağlar böyle biline...

Bu arada söylememe gerek bile olmayabilir ama bahsettiğim çözümlerin şimdilik hepsi (Çoğu da diyebiliriz ileride) veritabanı yapıları ve genişleme olanakları itibari ile son kullanıcı ya da yarı-profesyonel kullanıcıların ihtiyaçlarını karşılayabilecek ürünler ve sadece tam fonksiyonlu, süre-kısıtlı tanıtım versiyonu olanları inceleyeceğim. Özetle, "Enterprise" ölçeğindeki profesyonel ihtiyaçları karşılayacak çözümler için yanıp tutuşuyorsanız bana yazın elbette ki her konuda olduğu gibi bu konularda da edecek bir kaç kelamım olacaktır.

İşte seçtiğim içerik yönetim çözümleri bunlar, araştırmaya devam ediyorum vakit ayırmaya değer başkalarını da bulursam listeye ekleyeceğim:

IMatch Image Management Tool
Üretici : Photools
Web Sitesi : http://www.photools.com/

iView Media Pro
Üretici : iView Multimedia
Web Sitesi : http://www.iview-multimedia.com/

Portfolio
Üretici : Extensis
Web Sitesi : http://www.extensis.com

17 Temmuz 2005

Tabii ki "Full Size" ...

Ve yeni lensim geldi... Tabii ki kendisi bir "Full Size" lens, artık geriye sadece full-size alıcılı D-SLR fotoğraf makinalarının ucuzlamasını beklemek -ve bunun için dua etmek- kaldı... Bir kaç yıl sonra yeni alacağım full-size D-SLR body'ye bu lensimi takıp 28-300mm'nin esas keyfine vardığımda geri dönüp bu yazıyı okuyacağım ve bu lensi aldığım için kendimle gurur duyacağım...

Yeni lensim bir Tamron AF 28-300mm F/3.5-6.3 XR Di... Fotoğraf gurularının "Yuh be böyle lens olur mu kardeşim ayrı ayrı bi 28-70mm bir de orta halli bir zoom lens alsaydın ya..!" dediğini duyar gibi oluyorum. Cevabım ise hazır "Wide-Normal lenslere bakınca f/3.5'dan daha aydınlık lenslere fiyat açısından yaklaşmak mümkün değil, o yüzden f/3.5'a razı olduktan sonra varsın zoom end'i 300mm olsun..!" Ayrıca, ışığın yetmediği yerlerde detaylardan biraz taviz verip saygıdeğer makro uzmanı, fotoğraf sevdalısı insan Orchidshunter'ın dediği gibi filme yüklenip ISO/ASA değerlerini arttırmak da mümkün oluyor D-SLR makinalarda...

Şu andaki makinam APS-C size bir alıcıya sahip olduğu için lensi 43-465mm (1.6x çarpanı) olarak kullanabiliyorum. Açıkçası özellikle kapalı mekanlarda wide end'de biraz daha geniş açkıya ihtiyacım oluyor, bunu da şimdilik 18-55mm kit lensi kullanarak kapatıyorum.

Özetle yeni lensim tam bir "Traveller Type" lens ve inanılmaz alan derinliği efekti ve zoom end'de özellikle konulara/subjelere çok yaklaşmadan/rahatsız etmeden fotoğraf çekme özgürlüğü veriyor...

Tamron sağolsun lensle ilgili güzel bir broşür hazırlamış, yaklaşık 1.1 MB ve sağ klikleyip "Bağlantıyı Farklı Kaydet / Save As Link" diyerek buradan indirebilirsiniz.

9 Temmuz 2005

Düşünmek *

"Huzursuzluktan kurtulmak için düşünmekten daha iyi birkaç yol vardır. Yaşadığımız sorunu kağıda dökerek ya da birilerine anlatarak onu daha bir net kavrarız. Kavradıktan sonra da, sorunun kendisini olmasa bile, bize sıkıntı veren yanlarını, bizde yarattığı kafa karışıklığını, şaşkınlığı ortadan kaldırabiliriz..."

*Epikuros'a göre, mutlu olmak için edinilmesi gerekenlerin listesi,
Bölüm 3'den (Düşünmek) alıntı.
Felsefenin Tesellisi, Alain De Botton
Sel Yayıncılık, 2004

30 Haziran 2005

The Future of Digital - Full Frame or APS-C?

Eğer bir D-SLR fotoğraf makineniz varsa ve şu aralar ikinci bir lens almaya niyetlendiyseniz vay halinize..!

Vay halinize diyorum diyorum çünkü zaten bilinen üreticilerin (Canon, Sigma, Tamron...) sunduğu seçenekler karar vermeyi zaten güçleştirirken şimdi bir de "Full Frame - APS-C Size" lens mevzusu çıktı ortaya...

Uzatmayayım özelte konu şu; Malumunuz Prosumer segmentinde satın yaklaşık 800-1200 USD aralığında satın alınabilen D-SLR makinaların üzerlerine düşen ışığı/görüntüyü sayıllaştıran ve klasik SLR makinalardaki filmin yerini tutan "alıcı"ların ölçüleri teknik, ekonomik ve piyasa koşullarından dolayı şu anda 35mm fotoğraf filmi karesinden daha küçük. Dolayısıyla SLR makineler için yıllardır üretilen lenslerin filme/alıcıya düşürdüğü görüntü 35mm fotoğraf filmi karesini kapsayacak kadar büyük. Ancak D-SLR makinelerde bu lensleri kullandığımız zaman -ki kullanılıyor zaten- SLR makinelerde görüdüğümüzden daha küçük bir çerçeve görüyoruz bu da lensin aynı açılarda SLR ve D-SLR makinelerde kullanıldığında farklı sonuçlar elde edilmesi demek.

Her neyse, aslında ortada bir sorun yok D-SLR kullanıcıları mutlu-mesut(!) SLR lenslerini kullanırken şimdi de lens üreticileri yukarıda bahsettiğim küçük alıcılı (APS-C Size) D-SLR makinalar için özel olarak üretilmiş lensleri patır patır piyasaya sürmeye başladılar.

E bundan sana ne -ve bize ne- diyebilirsiniz de mesele şu, yeni çıkan APS-C size lenslerden alırsak ve ileride prosumer D-SLR makinaların alıcıları 35mm film karesi ölçüsüne büyüse ne olacak..? Tabii ki elimizdeki lenslerle çektiğimiz fotoğraflar bri borunun içerisinden bakıyormuşuz gibi dört bir köşesi kapkaranlık olacak..!

Bu konuda Bob Atkins güzel bir yazı yazmış, aslında bir sürü insan yazmış da ben açıkçası bu yazıdaki öngörüleri anlamlı buldum.

20 Haziran 2005

"Yeni" Yeni Rakı



Tasarım alemlerinin doğal duayeni, örnek insan Mete Ahıska'nın ki kendisi dost meclislerinde Mete Dobushka diye de bilinir, Yeni Rakı'nın "Yeni" şisesini tasarlayan iki tasarımcıdan birisi olduğunu öğrendim..!

Tahminim odur ki kendisi bu iki kişilik takımda tüm mütevazi kişiliğiyle küçük rakı şişesini tasarlayan kişidir :) Malumunuz büyük rakı kendini bilmezlerin "Üç büyük içtim yine de birşey olmadı..." ve benzer had bilmez laflarıyla lüzumsuz bir içmece ölçüsü olmuşken küçük rakı tıpkı kendisi de mütevazı bir insan olan Mete Ahıska gibi keyif için içenlerin mütevazi tercihidir...

Konu ile ilgili olarak Mete Ahıska hakkında ve gıyabında atıp tutmayı kendilerine hak gören iki densiz siber karakterin diyaloğu ise az önce şu şekilde gerçekleşmiştir:

Martin Mystere : Abi milenyumun İhap Hulusi'si diyebilir miyiz Mete Ahıska için..?
Ogo : Hehe
Ogo : Abi geleneksel rakı içicilerinin yureğine su serpmek lazım.
Ogo : Bunu yapan da rakici muhabbetci adamdir diye !

Yeni Rakı'nın üreticisi Mey A.Ş.'nin konu ile ilgili basın duyurusuna bu linkten ulaşabilirsiniz...

17 Haziran 2005

Microsoft Windows XP RAW Viewer

Microsoft, dijital fotoğraf makinesi kulllanıcılarına büyük kıyak yapmış. Hatırlarsınz RAW formatının ne kadar fevkalade birşey olduğuna dair burada ahkam kesmiştim. Birkaç gün öncesine kadar Windows XP işletim sistemi RAW dosyalarını third-party yazılımlar olmadan okuyamıyordı. Microsoft'un yukarıda bahsettiğim kıyağı ise Windows XP için yayınladığı RAW Viewer uygulaması oldu. Bu eklentiyi kurunca Windows Explorer'da RAW imajlarınızı thumbnail olarak görebiliyor, üzerine klikleyince tıpkı Windows Picture and Fax Viewer kullanır gibi açabiliyorsunuz.

Windows XP için RAW Viewer eklentisine buradan ulaşabilirsiniz, sonra demedi demeyin 50 MB civarında bir dosya...

15 Haziran 2005

Statü Endişesi | Alain de Botton

Bu kitap, hepimizin içini kemiren ancak pek nadir ifade edebildiğimiz bir korkuyu su yüzüne çıkarıyor: Başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğü korkusu. Başarısızlığımızın toplum tarafından acımasızca yargılanacağı hissi. Bir başka deyişle bu kitap, evrensel bir endişeye, statü endişesine ayna tutuyor.

...

Kitabı okuyanlar, belki yıllardır ruhlarını kemiren statü endişesinden arınmış olacaklar.




Üstteki paragrafı tahmin edebileceğiniz gibi kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısından aldım. Beni tanıyanlar tanıtım yazısında "arınma" sözü veren bir kitabı nasıl aldığımı merak etmişlerdir çünkü bu tür kitapları alanlara bir kamyon laf edip dalga geçerim sürekli...

Bir süre önce hafif.org'da fil'in Statü Endişesi hakkında yazdığı ve kitabın yazarının sunuculuğunu yaptığı belgeselinin de olduğuna dair yazıyı okuyunca bu kitabın ve yazarın ismini nereden duydum diye düşündüm ve sanırım bu kitabı alacak olmam kaderime o an yazıldı.

Kaderime yazıldı diyorum çünkü hayatımın belli -daha çok keyifli- dönemlerinde bazı kitaplar bana kitapçı raflarından, gazete yazılarından, arkadaş sohbetlerindeki cümle aralarından göz kırpar ve konusuna, yazarın adına, kapak tasarımına takılıp kendisini bana mutlaka satın aldırır. Bu durum çok da sıkça başıma gelmez ama geldiği zaman da bu kitaplar yüzünden okuma planlarım alt üst olur elimdeki kitapları bırakır başka hayallere, dünyalara dalarım.

Statü Endişesi de kitabın adını ilk okuduğum andan itibaren beynimin bir kenarında ama her an ortaya çıkıp beni al dercesine kendisine bir yer buldu ve daha sonraki günlerde gazetelerde kitaba yapılan göndermeler ve kitap eklerindeki eleştirileri de okuyunca "Tamam..!" dedim kendi kendime "Bu kitabı almalıyım artık...".

Ve itiraflar... Kitabı önce her zaman gittiğim kitabevinde biraz evirip çevirince arka kapağında yukarıda alıntıladığım yazıyı okudum ve son cümledeki "arınma" lafını görünce kendime bu tür bir kitabı almayı yediremeyip onu cezalandırırcasına raflardaki yerine koydum ve rastgele -ve hala okumadığım- bir kaç tane kitap alıp çıktım. Öyle ya, ben böyle "Hayatın kullanım kılavuzu" kıvamında kitaplar okuyan biri değildim ki, mazallah bu kitabı alsam yarın bir gün gider " 40 günde kendi sevilen insan olun" filan gibi abuk sabuk kitaplar da alırdım... Pamuk ipliğine baplı bu iç dengemi sarsmadığım için kendimi iyi hissettiğim bir kaç gün geçirdim bu kitap almama günümden sonra... Ve fakat başta da dedim ya bu kitabı alacağım kaderime yazılmıştı ve bir kaç gün sonra ıvır zıvır şeyler sipariş etmek üzere girdiğim ideefixe.com'dan kitabı satın alıverdim...

Her neyse, kitap beraberindeki ıvır zıvırla birlikte bir kaç gün içerisinde geldi ve okunmayı bekleyen kitaplar arasında densizce en üst sıraya yerleşti ve bir kaç günlük karşılıklı bakışmadan sonra kendisini okutturmaya başladı...

Evet kitabı okumaya başladım ama bu aşamada "Statü Endişesi" ve kendimden bahsetmek istiyorum. Kitabın adını ilk gördüğüm andan okumaya başladığım zamana kadar kendime "Ulan bende kesin statü endişesi var... Etrafıma bakıyorum, sevdiğim ve hala yakınımda olmasını istediğim insanlarda da var... Sürekli ne oluyoruz ve ne olacağızı konuşuyoruz" şeklinde tespitler yapmaya başladım. Kitabı alana kadar kendime "İleri düzeyde statü endişesörü" teşhisi koymuştum bile..! (Teşhişin adı bana ait, henüz latince bir isim uyduramadım bu yüzden literatüre girmesi biraz gecikebilir.)

Tekrar kitaba dönüyorum... Bir kere önce yazarından bahsetmek lazım galiba; Alain de Botton, 1969 İsviçre doğumlu ama İngiltere'de yaşayan bir kardeşimiz, arkadaşımız... Arkadaşımız diyorum çünkü bu şahış gelse şurada üç beş gün kalsa karışık pizzalarımızı yedikten sonra irmikli pudingimizi yesek ardından da kaju yerken biralarımızı içsek kesin çok yakın arkadaş oluruz kendisiyle...

Genç olduğu için bazı yabancı eleştiri sitelerinde (Bookmarklarımı da sahip olduğum diğer herşey gibi son derece düzensiz sakladığım için bahsettiğim bu siteleri bulamadım, adları neydi hatırlayamadım ama google'dan search edip bulmuştum. Tekrar bulayım dedim ama üşendim, bu aşamada sadece yemin ederek yazıya devam etmek istiyorum; Valla var öyle siteler, oorda okudum bunları!) tecrübesiz ve çok fazla alıntı yaparak kendisinden hiçbir şey katmadan yazan bir yazar hatta derlemeci olduğundan bahsediliyor.

Gerçekten de bu eleştirileri okuduktan sonra geriye dönüp baktığımda kitapta çok fazla alıntı olduğunu gördüm ancak okurken bunun beni hiç rahatsız etmediğini farkettim. Belki de bu tür kitapları pek okumadığım için bana değişik geldi ama yazarın tarzı bana okurken bir kitap okuyormuşum değil de sürükleyici bir televizyon programı hatta belgesel izliyormuşum izlenimi uyandırdı. Bunu şikayet olarak söylemiyorum, bu kadar alıntıyı kolay okunur bir kurgu içerisinde yoğurmak hiç kolay değil, hele hele konuları sadeleştirerek bu kurgu içerisinde sunmak gerçekten zor iş bence... Bunları düşünürken kitabın belgeselinin de çekildiğini hatta sunuculuğunu da yazarın kendisinin yaptığı geldi aklıma ve kişisel web sitesine göz atınca aslında Alain de Botton'un televizyon programcılığına da hiç yabancı olmadığını gördüm. Bu çok alıntılı, çok girdili ama sadeleştirilmiş anlatım ve kurgu benim kafamda televizyon içeriği üretimiyle çok örtüştü, bu konuda kitabı okuyan diğer insanlar ne düşünüyor merak ediyorum açıkçası...

İçeriği gelelim yavaş yavaş; Kitap "Statü Endişesinin Nedenleri" ve "Çözümler" olmak üzere iki bölüme ayılmış. Ben endişemin nedenleri olarak "Beklenti" , "Meritokrasi" ve "Güven" başlıklı alt bölümleri benimsedim kendimce, bunlar teşhisimi doğrulamama yardımcı oldular :) Kitabın nedenlerin anlatıldığı ve konuya ait temel bilgilerin verildiği ilk bölümünde fazla bahsetmeyeceğim, söylediğim gibi kolay okunan bir kitap, alınız, okuyunuz...

Kitabın "Çözümler" başlıklı ikinci bölümü oldukça ilginç ve statü endişesi meselesini bir yana bırakırsak başlı başına bir kitap olabilecek ilginçlikte beş alt başlık içeriyor; Felsefe, Sanat, Politika, Hıristiyanlık, Bohemlik...

De Botton, statü endişesine teselli ararken çok ilginç birşey yapıyor bence; Özellikle felsefe, sanat ve bohemlik başlıklı bölümlerde mizahi tarzıyla felsefe hakkında düşünmeye gizli davetler çıkarıyor, son birkaç yüzyılı kasıp kavuran sanat akımlarına ve sanatçılara bambaşka bir bakış açısı getiriyor. En karmaşık ve kafa karıştırıcı eserleri yaratan sanatçıların temel dürtüsünün statüye başkaldırmak olduğundan bahsediyor... Bohemlik başlıklı alt bölümü bu anlamda özellike keyifli bulduğumu söylemeden geçemeyeceğim.

Enteresandır ve belki de doğaldır, sonunda statü endişesine bir çözüm getirmiyor ve belki de getiremiyor. Ancak kitabı bitirdiğimde kendimi statü endişeme çare arayan biri olarak değil felsefe okumayı ihmal etmiş ve biraz yoğun bir okumayla boşluğu doldururken bir yandan da kreatif üretim yapabilirse kendisini çok daha iyi hissedecek biri olarak buldum...

Yazı gitgide uzuyor, elimde birkaç kitap daha var onlara da zaman ayırmak istiyorum o yüzden daha fazla uzatmayacağım ama burada bahsettiğim kitaplarda içeriklerinden bağımsız olarak beni etkileyen şeylerden de mutlaka bahsetmek istiyorum. İçeriklerinden bağımsız derken, içeriği ayrı bir şekilde değerlendirip yazının bir kısmını da kitapların kapak tasarımlarına ve yazım, basım, sunuş tekniklerine de ayırmak istiyorum.



Statü Endişesi'nin Türkiye'de Sel Yayıncılık tarafından gerçekleştirilen baskısında orijinalinden farklı ve Gökçen Ergüven tarafından yapılan bir kapak tasarımı kullanmış. Öncelikle grafik tasarım olarak bu kapağı çok beğendiğimi söylemem gerek, kitabın adı ve -okuduktan sonra- içeriğiyle de örtüşen bu tasarımın sunuşu ve kompozisyonunu da çok başarılı buldum.

Daha fazla uzatamayacağım, sabah da erken kalkmam lazım ama yazmadan da geçmek istemedim. Okuduğum kitaplarda yazarın tarzı ve anlatım kurgusu dışında anlatılan konuyu/hikayeyi daha kolay anlamamı sağlayan şeyin aslında doğru "bölümlendirme" olduğunu farkettim. De Botton'da kitabını bölümlere, alt bölümlere ve daha alt bölümlere bölmüş ve okurken açıkçası anlatılarları daha kolay algılamama oldukça yardımcı oldu.

Kapak tasarımı konusunda birkaç şey daha yazmak istiyordum ama gözlerim kapanmak üzere. Hatta yazının girişinde bahsettiğim, kitabın tanıtım yazısında geçen "arınma"nın aslında bir ironı olduğundan yazarın diğer kitapları ve yazdıkları hakkındaki söyleşilerinden alıntılarla söz etmek istiyordum ama belki daha sonra eklerim buraya...



Statü Endişesi'ni Ideefixe'den satın almak için:

Statü Endişesi
Alain De Botton
Sel Yayıncılık


American Idol Rejects Perform

Videoaki beyaz gömlekli elemanın kıvamına geldiğim an bu iş tamam demektir. Hangi video, hangi gömlek mi..? İşte bu : American Idol Rejects Perform

9 Haziran 2005

"Studium ve punctum ve ..." ve sonrası...

İş, güç, hayat, koşturmaca derken yazacaklarım birikti deyip duruyorum ve fakat baktım da yazdıklarıma yapılan yorumları ya da gelen mailleri de ihmal ediyormuşum bir süredir...

Gandy.Phoebus, "Studium ve punctum ve ..." başlıklı yazıma çok güzel bir yorum yazmış, buradan paylaşmak istedim;

Camera Lucida'nın tamamını okumuş değilim, ancak studium ve punctum'a dair pasaj hala aklımda...

Bu iki fotoğraf ve ilişkili yorumlar, operator ve spectator'un aynı kişi olması durumunda daha da değer kazanıyor. Zaten aklımı meşgul eden -ve bu sayfayı bulmamı sağlayan- nokta da, operator'un punctum'unun, eserde 'kristalleşip' studium'a dönüşüp dönüşmediği...

Sonuçta, bu fotoğrafları çekmeye iten öğeler tesadüfi olmadıkları gibi, başka spectator'lara da bir imge, bir anlam, bir his iletebiliyor. Yani o 'mahrem' punctum, fotoğraf aracılığıyla evrensel bir dilde paylaşılabiliyor.

İlginçtir, bu fotoğraflardaki öğeler bana da yabancı değil. Gerek ODTÜ Bahar Şenlikleri, gerek Mimarlık'ın önündeki o 'anıt', çocukluğuma dair ipuçları taşıyor. Ancak ben hala -Barthes'ın değişiyle- punctum'umun dile geleceği 'satori'yi bekliyorum...


Gandy.Phoebus'un sürekli ziyaret edilesi blogunun adresi de budur bu arada: http://gandyphoebus.blogspot.com/

Derggi

Yazacak mevzular birikti ama bugün şans eseri girdiğim bir linkte çok enteresan bir siteyle karşılaştım... Hemen buraya not edeyim de unutmayayım dedim kendi kendime, işte bu :

http://www.derggi.com/

20 Mayıs 2005

En İyi 40 ...

En iyi 40 yönetmen mi..? Buradan alalım sizi o zaman : Guardian Unlimited Film

2 Mayıs 2005

Saraybosna

Zındırzımba'dan...

Baktım da, Saraybosna gezisi ile ilgili bir yazı yazma teklifi
neredeyse 5 ay olmuş. Bugün seyrettiğim 2004 yapımı, Godard'ın
Müziğimiz (Notre Musique) filmi kafamda daha net bir Bosna imajı
oturtunca hadi tuşlayayım birşeyler dedim.

Bu gezi fikri nasıl çıktı derseniz açıklayayım. 2004 yazı başlarında,
yurtdışında bir yerlere yaz tatiline kaçma fikri belirdi. Tek başıma,
sırt çantamla rastgele bir gezi olsun diye planladım. Ve tabii ki vize
derdi olmayan bir yer nereler olabilir diye baktığımda en yakınlarda,
Bosna-Hersek, Hırvatistan, Makedonya ve Arnavutluk seçenekleri
belirdi. Hırvatistan'ın Bosna-Hersek'le komşu olması dolayısıyla bu
iki ülkeyi kapsayan küçük bir rota belirleyip, bileti alıp uçtum. İlk
defa yalnız başına seyahat etmenin tedirginliğiyle Saraybosna'ya
indim.

Şehrin tamamen turistik özellikleriyle ilgili halim tüm gezi boyunca
devam etti. Daha derinlerde birşeyler olduğu hissi ne yazık ki buraya
dönüp daha detaylı araştırıp, okuyunca belirginleşti. Bu şehrin en
önemli özelliği, umut bağlanan bir toplumsal proje olan "Avrupa
Birliği" rüyasının çökmeye mahkum olduğunu gösteren bir simgeye
dönüşmüş olmasıydı. Avrupa'nın ortasında farklı dinlere ve köklere
sahip insanların bir arada kaynaşmış bir şekilde yaşamalarının, kanlı
savaşlar ve vahşetlerle artık olanaksız hale gelmesi, çok kültürlü
toplumsal yaşam formlarına duyulan özlemin paramparça olmasına yol
açmıştı. Şehirde savaşın izleri ve insanların sessiz kinleri ve
kayıtsızlıkları, ülkesinde savaşı bire bir yaşamamış şanslı bir
yabancı için fazla birşey ifade etmiyordu. Kendilerine, meraklı
yabancılarca sorulan "siz, dinleri farklı, aynı kandan gelen, aynı
dili konuşan insanlarsınız. neden böyle oldunuz?"gibi sorulara oldukça
öfkelendiklerini fark etmemek olanaksızdı. Evet, "kardeş kardeşi
öldürmedikçe savaş savaş olmuyor". Ortada oldukça karmaşık bir
toplumsal sorunlar yığını durmaktaydı. Güney Slavlarının diğer Avrupa
etnik grupları gibi tek çatı altında birliğe dönüşmesi pek kolay
olmamıştı. Habsburg, Rus ve Osmanlı etkinlik bölgelerinin kesiştiği bu
coğrafya, kısa ama güzel bir düşü yaşayıp, travmatik acılarla
dağılmışlardı.



Tabii ki bu zenginliği ve onulmamış yaraları her köşede hissetmek
mümkündü. Çok kültürlü bir şehirde en hızlı yeşeren şeyin sanat
olduğunu fark ediyorsunuz. Eski Yugoslavya'dan tanınan nice
müzisyenin, sinemacının, edebiyatçının Saraybosna kökenli olmasının
nedeninin bundan kaynaklandığını anladım. 400.000 nüfuslu bir şehirde
rast geldiğim film festivali, yaşadığım 4 milyonluk şehrin değme
festivalinden daha kalabalık ve renkliydi. Ülkenin dili olan
Sırp-Hırvat dili, benim gibi bilgisi Simoviç, Veselinoviç ağzıyla
yapılan futbol yorumlarıyla sınırlı olan kişiler için başta bıyık
altından gülümseten bir detay olabiliyor. Bol sessiz harfler kullanan,
Rusça'ya yakın olan bu dilde bir kaç şey söylemenin pek de zevkli
olduğunu zamanla fark ediyorsunuz.

Tabii yemeklerden bahsetmemek olmaz. Özellikle "Cevapcici" denilen,
inegöl köftenin orjini olan köfteyi yerseniz daha önce yediklerinizi
her açıdan "azaltılmış numune" olarak rahatça niteleyebilirsiniz.
Spiral şekilde tavaya yerleştirilen ve kömür ateşinde pişirilen boşnak
böreği "Burek" 'te mutlaka tadılması gereken lezzetlerden. Bir süre
sonra her şeyin bizim topraklardan oraya gittiği inancınız zedeleniyor
ve Osmanlı kültürü çatısı altında nice şeylerin paylaşıldığı ve oradan
oraya taşındığı gerçeğini anlayabiliyorsunuz.



Biraz da erkek gözüyle izlenim paylaşayım meraklısına. Bosnalı kızları
nitelemek için en başta slav kökenli olduklarını belirtmek gerek.
Güney Slavları denilen kökene mensup bu bireyler tahmin edilebileceği
gibi çoklukla kuzey slavı akrabaları Ruslar ve Ukraynalıların endamına
sahipler ve bir ya da bir kaç ton daha koyular. Hatta türbanlı kızlar
bile insana nasıl bir dönüp dönüp bakma hissi yaratır, anlatılmaz
yaşanır. Bir çoğu için çember sakal bırakıp, haşemayla denize girmekte
tereddüt etmeyeceğimi de belirtmek isterim. Çok mu sıcakkanlılar,
yumuşak başlılar derseniz orada tereddüt ederim. Biraz çaçaron ve eli
maşalı halleri olduğunu hissettim.



Eh bu yazı fazla uzayıp gitti; bağlayayım artık sonunu. Neticede
güzel memleket, yeşil memleket. Fiyatlar ucuz, insanları eğitimli,
ahlaklı; Türklere ne kıllar ne de yalakalar. Yakın batımızda renkli
bir coğrafya keşfetmek isteyenlere tavsiye olunur.

28 Nisan 2005

Baba Zula ve "Tam Ortası"nda olmak...

Geçen Cumartesi gecesinden beri kıvranıyorum yazmak için ama bir türlü bilgisayarın başına oturmak mümkün olmadı ama geçen bir hafta içerisinde gittiğim Baba Zula konserinden karşıma çıkan herkese bahsettim sanırım...

Açıkçası şans eseri dinlediğim bir kaç şarkısı dışında Baba Zula hakkında pek bir şey bilmiyordum ama konser performanslarını izleyince şok olduğumu söylemeden geçemeyeceğim.

Neyse, uzatmadan o geceden biraz bahsetmek istiyorum; Keyifli dostlarla gittiğimiz konserde önce Kör Talih adlı grup sahneye çıktı ve tabiri caizse bizi Baba Zula'ya hazırladı şarkılarıyla... Hazırladı diyorum çünkü kendi tabirleriyle "Fatih'in Çarşamba semtinden çıkan" bu grup Ney'le zenginleştirilmiş, klasik rock grubu enstrümanlarıyla kendi şarkılarını -bence- çok iyi performansla sergilediler.

Ardından sahnedeki enstrümanlar bir anda değişti, bateri ortadan kayboldu darbuka ortaya çıktı ve grup üyelerinin ardından sahneye boynunda elektro sazıyla Murat Ertel atladı... Atladı diyorum çünkü bir anda elektro saz ve diğer enstrümanların sesiyle Murat Ertel'in aynı anda sahnenin her köşesinde seyircilerin gözlerinin içine bakarak szını -ve daha sonra gitarını da- çalması şarkıların güzelliğine -ve ilginçliğine- güzellik kattı... Yine Murat Ertel'in gruba eşlik eden dansözle yaptığı enteresan danslardan bahsetmek lazım ama hangi sözlerle aktarabileceğimi bilmiyorum, aşağıdaki resim bu danstan bir kare ama dansözün sadece yeşil tavus kuşu kanatlı köstümü hayal meyal seçilebiliyor arkadan...



Bu arada Murat Ertel, Türk Grafik Tasarımı'nın en önemli isimlerinden Mengü Ertel'in oğluymuş... Mengü Ertel, atölyelerinden yetiştirdiği tasarımcılar ve grafik tasarıma getirdiği farklı yaklaşımlarla tanınıyordu.



Kör Talih'in ardından Baba Zula'nın sahneye çıkması için hazırlıklar sürerken çalan oryantal şarkı sırasında iki dakika önce çalan yabancı parçalarla dans eden kırmızı kıyafetli kız birdenbire sahneye fırlayıp değme oryantallere taş çıkarırcasına dans etmeye başladı.

Şimdi, kimseye garip gelmeyecek bu olay bana bir süredir kafa yorduğum "Neredeyim(z)?" sorusunu aklıma getirdi ve batılı melodilere göre dans ederken müziğin değişmesiyle bir anda kıvrak oryantal melodilere göre şekillenen kırmızılı kızı seyrederken şunu düşündüm; "Tam ortasındayız..."

Bu tam ortasında olmakla ilgili olarak Baba Zula'nın albümlerini daha dikkatli dinledikten sonra bir yazı daha yazmayı düşünüyorum, yine aynı konuya kendi "Tam ortasın"dan bakanlarla ilgili birkaç kitap da okudum bu arada, onlardan da teker teker bahsedip sonunda kendi "Tam orta"mın ne olduğuna ulaşabileceğim sanırım...

Başucu Albümlerimden Seçmeler:
- Led Zeppelin / Led Zeppelin III / Out of The Tiles
- Led Zeppelin / Led Zeppelin III / Since I've Been Loving You

19 Nisan 2005

Studium ve punctum ve ...

Camera Lucida'yı okuduğumdan beri karşıma çıkan fotoğraflara bir de Barthes'ın gözüyle bakarken buluyorum kendimi ve bu akşam üstü kitaba tekrar göz atarken yıllar önce çektiğim birkaç fotoğraf geldi aklıma...

Her iki fotoğrafın da arkasına 1994'ün Mayıs ayında çekildiğine dair not düşmüşüm, hatırladığım kadarıyla Odtü'de Bahar Şenliği zamanı idi. Hala çok sevdiğim ve o zamanlar sahip olduğum en kıymetli eşyam olan fotoğraf makinemle, ucuz olduğu için bana hesapsızca deklanşöre basma özgürlüğü veren, ama bir o kadar da kalitesiz olduğu için berbat bir kontrast ve çiziklerle dolu Rus malı siyah-beyaz negatiflerle çektiğim fotoğrafları yine ucuz olduğu için karanlık odada dilediğimce savurganlık yapmama olanak sağlayan ama -yine- bir o kadar da kalitesiz olduğu için kontrast yoksunu baskılar gerçekleştirdiğim Bulgar malı fotoğraf kağıtları ile sürekli çektiğim fotoğrafları basıp keyifli günler geçiriyordum. Keyifli günler diyorum çünkü şimdi hatırlayınca bile o zaman aldığım keyfi hissediyorum...



O günlerde çektiğim neredeyse her fotoğrafın negatifi duruyor ve şans eseri bu ikisinin baskılarını da saklamışım ama az önce bahsettiğim Bulgar malı ucuz fotoğraf kağıtlarının karakteristiklerini taşıyor her ikisi de; Küçük boyutlu, kalın, dokulu ve kontrastı yüksek, büyük boyutlu, ince, dokusuz ve kontrast mı..? O da ne..?

Her iki fotoğrafı da olduğu gibi, hiçbir değeri ile oynamadan tarayıp koydum buraya, vaktim olursa negatiflerinden iyi birer baskı alacağım ve gerçek tonlama değerlerinin anlaşılabilmesi için belki onlarla değiştiririm ileride...

Birinci fotoğraf Bahar Şenliği için -yanlış hatırlamıyorsam- Balkan ülkelerinden birisinden -ki o günlerden bu yana Balkanlar'ın haritası bile aynı kalmadı o yüzden hangi ülke olduğunu da hatırlayamadım şimdi...- okula gelmiş bir folklor ekibinin dans gösterisine ait... Baskı -ister istemez- berbat olduğu için fazla anlaşılmıyor, dans eden kalabalık bir grup içerisindeki bir çift ve gösteriyi izleyen insanlar var etrafta...

Bu fotoğrafı yıllar sonra hatırlamama sebep olan şey ne..? Dans ederken fotoğraf makinemin saniyenin -belki de- beşyüzde birinde inen perdesinin maharetiyle filmin üzerinde donup kalmış çift mi, hızla oğlanın etrafında dönen kızın şapkasının yana doğru savrulurken havada donup kalmış püskülü mü..? Yoksa arkada bu gösteriyi izleyen kalabalıkta yüzlerdeki -evet hatırlıyorum, herkes gülümsüyordu- gülümseme mi..? İzleyicilerin arkasından kafasını uzatan uzun boylu çocuk mu yoksa benimle aynı yıllarda bu okulda okumuş olanların hemen hatırlayacağı ve hemen hemen her gösteride en önde yer alan, o zamanlar kültür işleri müdürü olan ve şimdi adını hatırlayamadığım hanım mı..?

Sanırım hiçbirisi değil çünkü bunlar Barthes'ın kitabında kendi örneklerinden yola çıkarak anlattığı gibi benim için sadece studiumdan ibaret... Üzerinde çok kafa yormuyorum, gerçekten de kendi gözlerimle görebildiğim herşey benim için studiumun bir parçası çünkü fotoğraftaki punctumu farketmem epey bir zaman sonra oldu. Bahar Şenliği bitmiş, fotoğrafları belki bir hafta belki birkaç ay sonra basmıştım, hatırlamıyorum... Bir gün arkadaşlarla oturup sohbet ederken ve yine her zamanki gibi fotoğraflar, çizimler ortalıkta iken kız arkadaşlarımızdan birisi ilk defa gördüğü fotoğrafa bakıp "Aaaa! Bu kız bu oğlana aşık!" dedi... Sanırım bu fotoğraftaki punctum buydu, üzerinden zaman geçmesine rağmen tasvirinden bile anlaşılan bir aşk hikayesi...

...

Diğer fotoğraf ise bence daha karmaşık, grafik denge, Bulgar malı fotoğraf kağıdının harika :) kontrastı ve daha pek çok şey hakkında konuşulabilir ama bunların da hepsi studiumdan başka bir şey değil... Buradaki punctum karedeki en baskın iki grafik öğenin taşıdığı anlamsal zıtlık galiba...


17 Nisan 2005

Understanding Digital Raw Capture | Bruce Fraser

Dijital fotoğraf makinesi almaya niyetlenen arkadaşlara diğerlerinden biraz daha pahallı olan ve sadece jpeg gibi sıkıştırılmış görüntü formatlarında değil de raw formatında işlenmemiş görüntü bilgisi de kaydeden makineleri almalarını önerince "Ne gerek var ki biz sadece anı fotoğrafları çekiyoruz..." yanıtını almaya alıştım onlara ama bir türlü anlatamadığım şey şu; Raw dediğimiz ve fotoğraf makinesinin gözü olarak düşünebileceğimiz elektronik alıcıdan işlenmemiş olarak alınan görüntü verisi aslında kimyasal filmler negatifleri (ya da pozitifleri) ile aynı şey..! Yani başka bir deyişle raw formatında kaydeden bir fotoğraf makineniz yoksa aslında işlenmemiş, ham görüntü diyebileceğimiz negatifleriniz de yok demektir....

Biraz karışık oldu galiba ama bu durumu şöyle de somutlayabiliriz; Diyelim ki bildiğimiz kimyasal filmlerle bir fotoğraf çektik ve aynı kareyi bir kaç farklı fotoğrafçıda tab ettirdik. Deneyenler varsa bileceklerdir, elde edeceğimiz baskıların hepsi pozlama ve ton derinlikleri açısından farklı olacaktır. Kiminde çektiğimiz fotoğraftaki gökyüzü masmavi görünürken kiminde gri-mavi görünecektir... Bu farklılık fotoğrafçıların kimysasal filmlerden fotoğraf kağıdına baskı alırken yaptığı ya da yapmadığı ayarlardan kaynaklanıyor. Benzer şekide sadece jpeg gibi formatlarda resim kaydı yapan makinelerde de sayısallaştırılmış görüntü bilgisini jpeg formatına dönüştüren elektronik mekanizmaların insafına kalmış durumdayız. Oysa raw olarak kaydedilen görüntülerde raw görüntü dosyalarına filmin negatifi, bilgisayarlarda kullanacağımız raw işleme yazılımlarına da fotoğraf baskı laboratuarı dersek, kendi fotoğrafımızın baskı (ya da diğer formatlara dönüştürme) ayarlarını kendimiz yapabiliyoruz ve sonuçta ürettiğimiz fotoğraflardaki tüm görüntü kontrolleri elimizde oluyor...

Bu konuda bir kaç kitaba ulaştım ve okumaya devam ediyorum ama en özet ve anlaşılır biçimde Photoshop ile gönüllere taht kurmuş :) Adobe firmasının web sitesinde Bruce Fraser tarafından yazılmış olan Understanding Digital Raw Capture başlıklı yazıyı okumanızı tavsiye ederim.

16 Nisan 2005

Camera Lucida | Roland Barthes

"Yaşam küçük yalnızlık darbelerinden ibarettir..."

Bir süredir -yine- aldığım kitapların ilk sayfasına o günün tarihini yazıp küçükk notlar ekliyorum. Roland Barthes'in Camera Lucida'sının ilk sayfasına 2 Nisan 2005 tarihini atmışım, hemen altına ise şunu eklemişim : Kar yağıyor..!

Yanılmıyorsam 1998 ya da 99 yılıydı ve devam ettiğim yüksek lisans programında sanırım o zamanki dekan N.Teymur'un "Cultural Meanings of Modern Design" -dersin adından da emin olamadım ama sanırım böyle birşeydi...- dersinde üzerinde konuşulmak üzere ödev verilen ilk kitaptı Roland Barthes'ın Çağdaş Söylenleri... O zamanlarda verilen ödevleri zamanýnda yapmama rahatlığı içerisinde dersten çıkınca hemen kitabı almış ama zamanında okumadığım için bir sonraki derste yapılan keyifli tartışmaya sadece seyirci olarak katılabilmiştim. Birkaç hafta önce yeni kitaplar almaya gittiğim kitapçıda Roland Barthes'in Camera Lucidasını görünnce ilk aklıma gelen bunlar oldu ve kitabı alıp eve gelince kitaplığımda gecikmiş bir ödev-okuma olarak Çağdaş Söylenleri aradım ama bulamadım. Sanırım geçen bunca yıl içerisinde kitabı şimdi hatırlamadığım birine verdim ya da belki şimdi beni hatırlamayan biri aldı ve okudu -umarım okumuştur o her kimse...

Camera Lucida için kitabın ilk sayfalarında çevirmen Reha Akçakaya "...Fotoğrafın ne olduðu sorusuna yanıt ararken, fotoğraf ile ölüm arasındaki ilişkiyi de ortaya çıkarmıştır Barthes." diyor... Gerçekten de Barthes'in fotoğraf ile ölüm arasında kurduğu ilişki çok etkileyici ama kitabı okuduktan ve üzerinden geçen bir iki haftadan sonra beni esas etkileyenin Barthes'ın kitabı yazarken gösterdiği bireysellik olduğunu düşünüyorum. Yazılarında en baştan itibaren fotoğraf üzerine söylenebilecek tüm beylik lafları bir yana bırakıp belki de olabilecek en subjektif şekilde beğendiği ve beğenmediği fotoğraflar ve kendi deneyimlerinden yola çıkarak kendine has cevaplar koyuyor ortaya fotoğrafın ne olduğuna dair.

Kitabı yayınlayan Altıkırkbeş Yayınevi'nin alıntılarla ilgili olarak kitabın künyesinde yazdığı "Tanıtım" alıntıları konusunda ölçüyü kaçırmak istemiyorum ama paylaşmadan geçemeyeceğim, Barthes kitapta portre fotoğraflarında footğrafı meydana getiren kuvvetleri o kadar net tanımlıyor ki;

"Portre fotoğrafı kapalı bir kuvvteler alanıdır. Burada dört görüntü repertuvarı kesişir, birbirine karþı koyar, birbirini çarpıtır. Mercek önünndeki ben, aynı anda: Olduğumu sandığım, başkalarının olduğumu sanmalarını istediğim, fotoğrafçının olduğumu sandığı ve fotoğrafçının sanatını göstermek için kullandığıyımdır."

Barthes'ın fotoğraf hakkındaki arayışı sadece kendi deneyimleriden hareketle çıkardığı sonuçlar ile kalmıyor, camera obscuradan Camera Lucida'ya geçişte kitap içerisinde bu sonuçları da formüle ediyor.

Özetle yıllar sonra tekrar başladığım fotoğraf üzerine okumalar için iyi bir başlangıç oldu Camera Lucida, sırada 6-7 yıl gecikmeli de olsa Çağdaş Söylenler var...


Camera Lucida, Fotoğraf Üzerine Düşünceler
Roland Barthes | Altıkırkbeş Yayınları

13 Mart 2005

derKİ | en Kİ'li internet dergisi

"En Kİ'li internet dergisi" derKİ'nin 9.sayısında oldukça ilginç yazılar var.

Sürekli hakkında yazacağım yazacağım deyip de arada bir gündeme getirdiğim Burak Eldem'in Marduk'la Randevu kitabı'nı hala okumadıysanız derKİ'nin bu sayısında yine Burak Eldem'in kaleminden kitaba giriş mahiyetinde iki harika yazı var. "Niçin 2012, Niçin 3661 Yıl?" başlıklı yazıda kitabın üzerine kurulu olduğu tarihsel olaylar zincirini son derece güzel bir şekilde özetleyen Burak Eldem, "Kaos Dönemecine Girerken"de ise kitabını "Marduk diye bir göktaşı(!) gelecek dünyaya çarpacak..!" basitliği ve yanlışlığında algılayanların dikkatini dünya düzeninde şu anda yaşanan değişimler ve 2012 yılı ile ilişkilerine çekiyor.

Erhan Altunay'ın "Kutsal Kase" başlıklı yazısı Dan Brown'un "Da Vinci Şifresi" kitabını ilginç bulanlar için enteresan bir yazı olabilir. Engin Ardıç'la yaptığı "Engin Ardıç'la Dokuz Saat" başlıklı röportajı ise "off-the-record" kısımları da yazsalarmış çok daha ilgi çekici gelebilirmiş...

Burak Eldem'in Marduk'la Randevu kitabını Ideefixe'den satın almak için aşağıdaki linki kullanabilirsiniz ;

Burak Eldem | Marduk'la Randevu

9 Mart 2005

Fotoğraf Sevdası

Üniversitenin ilk yılında okuduğumuz bölümün en baba dersinden kalınca aşağı yukarı aynı zamanlarda mı fotoğrafa merak sarmıştık yoksa Güneş daha önceden de mi uğraşıyordu hatırlayamıyorum ama Shannon Bishop'la ortak web sitesi "Photoessays"a yeni eklediği fotoğrafları görünce tekrar boynuma fotoğraf makinemi asıp kendimi sokaklara vurmak gelmedi desem yalan olur...



Aylarca ortadan kaybolup gittiği dünyanın değişik köşelerinden birbirinden güzel bir sürü fotoğrafla döndüğünü ve heyecanla gezdiği yerleri anlattığını hatırlıyorum. Fotoğraf sevdası benim sadece dilimde kaldı ama Güneş fotoğraflarıyla bu sevdayı kendi hayatının bir parçası haline getirdi...

Sitesine yeni eklediği fotoğraflarla ilgili olarak üye olduğumuz bir mail grubuna yazdıkları ve fotoğrafları görebileceğiniz linkler aşağıda;

"Bu uc yil kadar once NYta cektigim fotolardan bazilari. Geri kalanini yikatamadim henuz. Issaallaah bigun...:)"
http://www.photoessays.com/Gunes/NYC/

"...Baska bir is daha yapmistim. Baltimorda sokakta gezerken at arabasinda kavun karpuz satan tiplerle karsilasinca derin ve tuhaf bir dejavu yasadim. Kan mi cekti bilmiyorum ama adamlara hemen bir ilgi olusturdum. Stil hayli farkli ama oz gayet ayni. Bu adamlara arabbers deniliyor. Birbucuk gun suresince bir basin isi icin tek kare yakalamaya calisirken bu adamalrla gayet guzel takildik, at arabalarina yerlestirilmis muzik setlerinden bol bol rap muzikdinledik(ki bu Muslum Gurses de olabilirdi eger kita Amerika aolamasaydi) ve sabahtan aksama uzumlerin, karpuzlarin arasina saklanmis siselerden it gibi ictik. Baltimore biraz sakat bir yer ama bu insanlar oldukca ilginc insanlar... Fotograflar tek kare kotarmak derdiyle cekildigi icin bir oyku olusturamiyor ama gene de ilginc olacagini dusundugum icin eklemek istedim. En azindan bizlerin kolaylikla cok derinden algilayabilecegi bir sey:)"
http://www.photoessays.com/Gunes/arabbers/

Çektiği fotoğraflar ve kreatif üretimleriyle beni heyecanlandıran Ogo'nun blogu ogomogo.blogspot.com'dan da daha önce bahsetmiştim. Yakın zamanda eklediği çalışmalarının yanı sıra Türkçe olarak hazırladığı yeni blogu atmasyonspekulatif.blogspot.com'a da sık sık uğramanızı öneririm..!

28 Şubat 2005

Siz Türkler fevkalade insanlarsınız...

Geçen hafta iş nedeniyle yaklaşık bir hafta beraber vakit geçirdiğimiz İsrail vatandaşı arkadaşımız ülkesine döneceği gün ortaya birkaç kartpostal çıkarıp Tel-Aviv'den Türkiye'ye gelen uçağa binmeden önce aldığını söyleyince bizim de ilgimizi çekti.

Kartpostalların ön yüzlerinde kaliteli bir baskı ile çeşitli tarihi tablolar (Kudüs - Kral Davud kulesindeki daimi teşhirden / Sebile gelenler / Osmanlı İmparatorluğu'nun sonları) ve mekan fotoğrafları vardı ama arkadaşlarımla beni şaırtan ve sonrasında da bu yazıyı yazmaya teşvik eden arkasındaki yazılardı; Ön yüzdeki resim ve fotoğraflarının içeriğinin yanı sıra yarısı latin harfleri ile Türkçe, yarısı da İbranice yazılmış olan metnin üst tarafında aynen şöyle yazıyor:

Biz İsrail'li tursitleriz;
Siz Türkler fevkalade insanlarsınız ve çok güzel bir memleketiniz var.

Anlaşılan o ki Tel-Aviv'deki İsrail-Türkiye Dostluk Derneği tarafından yayınlanmış bu kartpostalların aslında İsrail'den Türkiye'ye seyahat edecek olan turistlere burada ihtiyaçları olacak en can alıcı cümleyi de arka yüzünde taşımak gibi bir misyonu (!) varmış... Bu cümleyle benim de İsrail-Yahudi komplolarına bir katkım oldu :)

Bu nasıl bir motivasyondur, "Fevkalade insanlar olduğumuz ve çok güzel bir memleketimiz olduğunu" duymaktan hoşlandığımızı mı fısıldamış birileri İsrail'lilere..? Ya da acaba birileri bizim için biraz gururlarını okşayın, "Ne güzel insanlarınız" hatta "Ülkeniz de çok güzel" derseniz hemen kıvama gelirler filan mı demiş acaba..?

Ya da ben alınganlık mı gösteriyorum..? Peki nedir bu kartpostalların kerameti..?

23 Şubat 2005

Farkına varmak...

Ve anlaşılıyor ki aslında insan yaşlandığının farkına katıldığı, katılmaya korktuğu cenaze törenlerinin sayısı arttıkça, en yakınlarının, en yakın arkadaşlarının ve sadece merhaba dediği arkadaşlarının, tanıdıklarının ölüm haberlerini bir bir aldıkça varıyor... Ve o törenlerin sayısı arttıkça ölümden çok korkmayı ve ölümden hiç korkmamayı öğreniyor, en azından öğrendiğine kendini inandırmak istiyor ki "an"ı yaşayabilisin ve belki de sadece "an"ın anlık keyfini sürebilsin, geçmişte kalan ama aslında hep yanıbaşında olan "an"ların hayalinden kurtulup -sanki kurtulabilecekmiş gibi... Ve çünkü ölümden korkmak aslında "an"ı yaşamanın kıymetini bilmeyi sağlamaz mı..? Bilmiyorum..? Yarın bilir miyim onu bile bilmiyorum... Genç ölümlerin cenaze törenlerine dayanmak nasıl mümkün oldu bilmiyorum ama bir yanım da aslında her ölüm erken ölümdür diyor ve sonu gelmiyor...

13 Şubat 2005

MSN Spaces

Kendi blog sitemi oluşturmak üzere Ogo'nun da yardımıyla .NET ile geliştirilmiş "Blog Server" uygulaması ararken bulduğumuz örnekler PHP versiyonlarıyla karşılaştırılamayacak kadar kötüydü. Ben de Blogger gibi kullanımı son derece kolay, Wordpress gibi kendi sitesini kurmak isteyenlerin kullanabileceği PHP örnekleri görünce .NET blogger sevdamdan vazgeçmiş Blogger üzerinde bu siteye devam etmiştim.

Microsoft'un blog servisi MSN Spaces .NET üzerinde geliştirilmiş bir servis ve 10MB kapasite ile resim upload etme imkanları tanıyor. Özellikle ulaşım yetkisi ayarları enteresan, blogunuza erişebilecek kişileri "herkes", "sadece MSN Messenger listemdekiler" ya da "sadece MSN Messenger listemdekilerden seçtiklerim" şeklinde tanımlayabiliyorsunuz. Site istatistikleri de blog yönetim menüsünden görülebiliyor, Blogger gibi servislerde bu hizmetler için dışarıdan çözümler bulmak gerekiyor biliyorsunuz.

Wordpress'i çok detaylı ama sadece iki satır birşeyler karalamak isteyenler için biraz yorucu bulmuştum. İtiraf edeyim MSN Spaces daha yorucu ve bir şekilde halihazırdaki örneklere bakınca PHP tabanlı uygulamalar kadar kolay okunabilir, kullanılabilir bulmadım.

A Bird is Looking for "Just" A Friend



http://www.fragolerosa.tk/

7 Şubat 2005

songfacts.com | Song Meanings, Lyrics and Trivia

Songfacts.com şarkıların sözlerini yayınlayan pek çok siteden farklı olarak ziyaretçilerin katılımıyla oluşan "şarkıların hikayeleri"ni içeriyor. Özellikle aradığınız şarkıcı/grubun diğer şarkıları ya da benzer temalı şarkılara (Örneğin mitolojiden esinlenen şarkılar...) yaptığı çapraz göndermeler de benim gibi şarkıların kendisi kadar yazılma/bestelenme dönemlerini ve motivasyonlarını merak edenler için ilginç olabilir...



Ana sayfaya değil ama Iron Maiden'ın Flight of Icarus adlı şarkısı ile ilgili sayfaya buradan ulaşabilirsiniz. Daha sonra oradan ana sayfaya mı gidersiniz, Flight of Icarus'u mu bulur dinlersiniz orasını bilemem...

3 Şubat 2005

Manic Street Preachers - Lifeblood

Mühim insan A.C.E.'nin tavsiyesi üzerine aldığım Lifeblood'u keyifle dinlerken bir yandan da Manic Street Preachers'ın Lifeblood öncesi dönemini anlama için ufak tefek okumalar yapıyorum ve anladım ki dinlemeye başladığım noktada grubun aslında en apolitik albümüne denk gelmişim...

Şimdi de tüm gruplar politikaya sarılmışken onlar en iyi başardıkları işi bir kenara bırakıp politikaya sırtlarını dönüyorlar.***


Dinliyorum...



*** Bant | Sayı:04 Aralık 2004 | Hakan Dedeoğlu