12 Kasım 2007
Bir Film Nasıl Okunur..?
Sinema Merkez dergisindeki yazılarıyla tanınan Alkan Avcıoğlu’nun yönettiği “Bir Film Nasıl Okunur?” atölyesi bu sezon ilk turuna 19 Kasım Pazartesi akşamı başlayacak.
8 hafta süren atölyede, kamera, ışık, kurgu, ses, oyunculuk gibi sinemasal anlatım öğeleri ayrı ayrı ve bir bütün olarak incelenirken, filmlerin hep gözümüzün önünde duran kodlarını okumaya ve film analizine dair pratik geliştiriliyor.
Her kamera konumunun, her görüntü düzenlemesinin anlamı nasıl şekillendirdiğinin sahne örnekleri üzerinden incelendiği atölyede, film izleme deneyimlerini zenginleştirip farklı okuma biçimleri araştırılıyor ve filmlerin anlam perdesini aralamaya uzanan bir yolculuğa çıkılıyor.
Ayrıntılı bilgi için;
0216 368 89 03
Ethemefendi Cad. Çim Apt.
No.29 D.2 Erenköy İstanbul
http://www.portakalagaci.org/
bilgi@portakalagaci.org
7 Kasım 2007
Einstein vs Mete Dobuhska
2 Kasım 2007
Suskunlar - İhsan Oktay Anar
"...Yenikapı'nın dar ve ıssız sokaklarında kol gezen o ihtiyar bekçi, gökyüzünde ansızın kapkara bulutlar peydâ olur olmaz hiç şaşırmamıştı. Çünkü Padişâh-ı din-fenâ Hazretleri'nin (Allah saltanatını daim eylesin) mülkü olan şu Kostantiniye'de, yerin olduğu kadar göğün de, beklenmedik durumlara sahne olabileceğini az çok bilmekteydi."
İhsan Oktay Anar'ın yeni kitabı "Suskunlar" yayınlandı. Büyük bir heves ve keyifle okumakta olduğum kitapta keşke yazan ben olsaydım dediğim pek çok cümle var;
"...Ama bekçinin anlattığı kurt masalını içkiye tövbeli efendilerin yuhalayıp alaya almalarına rağmen, Samatya meyhanelerindeki çakırkeyifler az buçuk kulak kabartıyor, körkütük olanlar dinliyor, zilzurna sarhoş olanlar ise bu hikayeye, kelimesi kelimesine inanıyorlardı."
Daha ayrıntılı bir yazı da kitap bitince yazıla..!
26 Ekim 2007
25 Ekim 2007
En Güzel...
Arabadaki radyoda ilk iki kanala Açık Radyo ve Radyo Eksen'i ayarladım zira bu şehirde olmanın en güzel yanlarından birisi de bu enteresan radyolar diye düşünüyorum... Diğer kanallar için henüz karar veremedim..?
24 Ekim 2007
iPhone - Anllattıkları Kadar Varmış...
23 Ekim 2007
Işıl
22 Ekim 2007
Görünmez Kentler

Ve bu noktadan itibaren kent değişir, bir başkası olur. Italo Calvino'nun Görünmez Kentler'i tekrar okunacaklar listesine girer...
16 Ekim 2007
Cezama Razıyım
E tabi imkansızlıklar dedektifiyiz ya :) bu zorluklardan sıyrılıp hedefe ulaşmak çocuk oyuncağı olmalı diyerek bilgisayarın başından kalkıp masanın biraz ilerisindeki küçük kitaplığın üzerine birkaç gün önce koyduğum kitap tomarına yaklaştım. En üstte Çerkes Karadağ'ın Görme Kültürü var ki onu da elime tedirginlikle alıyorum zira 187.sayfaya ulaşabilecek miyim emin değilim... Ve sonuç olumsuz..! İlk iki kitaptan daha kalın görünmesine rağmen sadece 156 sayfa olduğu için bu aday da eleniyor ve sıra kitaplığın üzerindeyken hemen altında yer alan iki kitaba geliyor. Üstte Gelecek 50 Yıl altta Thomas More'un Utopia'sı var. Her iki kitap da askerliğimin büyük bir kısmında bana eşlik edip bir türlü sıra gelip de okunamasalar da asker arkadaşlarım sayılırlar ve birini diğerine tercih edersem üzülebilirler diye düşündüm ve her ikisini de kırmamak adına bu mim'in kuralını biraz da çiğneyerek her iki kitabın da 187.sayfalarının ilk cümlelerini yazıyorum, cezama razıyım...
"Dünyamızda hayat karşılıklı ilişki içindedir -yani, ortak bir atadan gelir."
John Brockman'ın editörlüğünü yaptığı ve "21.Yüzyılın İlk Yarısında Hayat ve Bilim" alt başlığı ile yayınlanan Gelecek 50 Yıl adlı kitaptaki Paul Davies'in İkinci Bir Yaratılış Var mıydı? başlıklı denemesindeki bu cümleye denk geliyor "187.sayfanın ilk cümlesi" şeklinde tarif edilen adres.
"Ne var ki, Utopia'da manastır bulunmadığı için, adanın dini bütün kişileri, dünyayla ilişkilerini kesip yalnızca dua ederek, aylak bir yaşam sürmezler."
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından Hasan Âli Yücel Klasikler Dizisi içerisinde yayınlanan kitabın sonunda yer alan Thomas More'un Utopia'sı üzerine Mîna Urgan'ın yazdığı "Thomas More'un Yaşamı ve Utopia'nın İncelenmesi" başlıklı bölümden.
Vazifemi Yerine Getirmenin Huzuru...
15 Ekim 2007
The Shock Doctrine
Dexter
Acılarını görüyorum.
Belli bir düzeyde acılarını anlayabiliyorum da.
Ama acılarını hissedemiyorum, hepsi bu.*
Dexter hakkında bir yazı yazayım diye oturdum ama herşey aşağıdaki linklerde söylenmiş zaten... Jeneriğinden başlayarak Michael C.Hall'un oyunculuğu, olayları izleyicinin ana karakterin gözlerinden izleten anlatımı, kan dolu sahnelerle -genellikle- tezat oluşturan harika müzikleriyle Dexter kendine özgü adalet anlayışı ile bir cani ile suçluları "ortadan kaldıran" tuhaf bir "kahraman" arasında bir o duvara bir bu duvara çarpıyor izleyenleri.
Linkler:
Dexter Morgan (Karakter)
Dexter (Dizi)
* 1.sezon, 2.bölümden.
9 Ekim 2007
5 Ekim 2007
4 Ekim 2007
Osmanlı Pokesi
Bizi Osmanlı Pokesi'nden haberdar eden Chicago Ekipler Amiri Eden Paşa'ya teşekkürü borç bilirim.
30 Eylül 2007
Baba Zula (Yeniden)
Please Cool Down..!
Evet bahsettiğim neşeli topluluk Goran Bregovic 'in Dügün ve Cenaze Orkestrası ve Cumartesi günü Odtü Stadyumu'nda verdikleri harika konser. Gerçi konserin ortalarında -eskiden bahar şenliklerinde olduğu gibi- izleyicilerin sahnenin kurulu olduğu stadyumun koşu parkuru ve çim alanına güvenlik kapılarını kırarak girmesi Goran Bregovic'i biraz panik etmiş gibi görünse de kalabalığın birkaç kere "Please cool down..!" diye ikaz etmesini hiç umursamadığı anlayınca o da kendisini kalabalığa bırakıp (!) şarkılarını söylemeye devam etti.
Oturduğu yerden sağ elinin neşeli hareketleriyle tüm orkestraya hakim olan bu adam ve hikayesi ile ilgili daha detaylı bilgileri buradan ve buradan edinebiliyoruz...
Bu yazının şarkıları ise yazılmaya başlandığı andan itibaren belli zaten;
26 Eylül 2007
Markt Jam
25 Eylül 2007
Facebook Hadisesi
19 Eylül 2007
The Bravado, The Optimism, The Spanning of Two Continents
"During the reign of Murad IV (1612-1640), Hezarfen Ahmet Çelebi is reputed to have flown 6 km across the Bosphorus from the top of the Galata Tower to land on the slopes of Üsküdar on the Anatolian side. There is something very Turkish about this story -the bravado, the optimism, the spanning of two continents -so much so that in the end no one really cares about its accuracy. It is this sense of "can do" that is currently defining Istanbul and Turkish mindset in general."
ODTÜ Toplum ve Bilim Merkezi
Açılışı kaçırdım ama Toplum ve Bilim Merkezi'nin web sitesindeki yazıyı okuyunca Pre-MelihGökçek Ankarasının Altın Parkında 1993 yılında açılmış olan Feza Gürsey Bilim Merkezi'ne arkadaşlarımla gidişlerimiz geldi aklıma. Feza Gürsey Bilim Merkezi hala açık mı bilmiyorum ama ODTÜ Kampüsü içerisindeki Toplum ve Bilim Merkezi'ni ziyaret etmek eminim çok keyifli olacak.

Bu arada Toplum ve Bilim Projesi Uygulama Merkezi tarafından bir Hititçe İsim Oyunu hazırlanmış, bu linkten ulaşılabilir. Ben bilgelik ve su tanrısı Ea oldum, kendi adımı kil tablete kazıttım :)
16 Eylül 2007
Dawn at Moon Base Alpha
Uzaylılar tarafından kaçırılıp 6 ay boyunca üzerinde çeşitli testler yapılan MartinMystere, serbest bırakılmasının ardından yaklaşık 45 dakikalık bir yolculuk sonucunda bu sabah güneş doğarken uzay mekiği Atlantis tarafından Dünya'ya ulaştırıldı.
15 Eylül 2007
Space Shuttle Atlantis
12 Eylül 2007
@istanbul.com
martinmystere@istanbul.com
11 Eylül 2007
Dünyaya Dönüş
"Pininfarina" Nasıl Yazılır..?
Ad ve Soyadın Doğru yazılışı :
Paolo Pininfarina
Yazıda geçen tüm Ad/Soyad ve Soyadlar:
Paola Pininfarina (1 defa)
Pininfarina (5 defa)
Pininfarini (1 defa)
Pininfaria (2 defa)
Polo Pininfarina (1 defa)
Günlük olarak yazılan/üretilen gazete yazılarında mutlaka yazım hataları olacaktır ama yazının "ana karakteri"nin ad ve soyadının bir kere bile doğru yazılmamış olmasını gerçekten hayretle karşıladım...
2 Eylül 2007
Monocle
Bu hafta kahve molalarımı Monocle'ın 5. sayısındaki yazıları okuyarak geçireceğim, kapak konusundan başlayarak fevkalade enteresan mevzular var... Ogo'yu da bu sayının yazarları arasında görmek isterdim ama sanırım Kapadokya ziyareti nedeniyle yazısı baskıya yetişmemiş :) -Bu arada iki kuşak Karaesmen Ailesi'nin önceki hafta Ay Üssü Alfa'da bana yaptığı ziyaret kesinlikle tek başına bir yazıyı haketmektedir!.
İlgisini çekenler Monocle'ı Megavizyon mağazalarında bulabilirler.
27 Ağustos 2007
19 Ağustos 2007
Ahkam Kuşu'ndan Alternatif Yağmur Duası
11 Ağustos 2007
Ankara'nın Su Sorunu
bugun banyo yapmaya annelerinin memleketine gitmeleri isteniyor."
ODTÜ Mezunlar Derneğinden gelen bilgilendirme mailininde yer alan linkte derneğin sivil toplum komitesi üyesi Y.Mak.Müh.Levent Tosun ve Y.Kim.Müh.Nermin Fenmen'in Ankara'nın su sorunu üzerine hazırladığı bir sunuşun yeraldığını görünce dökümanı merakla okudum. Sunuş meselenin özünü ve sorunu bu boyutlara getiren nedenleri anlamak üzerine pek kıymetli bilgiler içeriyor.
Bugünlerde mevzu açılınca "Hep plansızlıktan başımıza geldi bunlar!" laflarını bolca duyuyoruz ve fakat Levent Tosun ve Nermin Fenmen'in hazırladığı dökümandan DSİ (Devlet Su İşleri)'nin 1968 yılında Ankara'nın 1970-2020 arasındaki 50 yıllık su tüketimi için master plan hazırladığını öğreniyoruz. Bu sefer sorun galiba planlamada değil de uygulamada ortaya çıkmış...
Microsoft Powerpoint formatındaki dökümanı bu linkten indirebilirsiniz.
8 Ağustos 2007
Kim, Ne, Nerede..?
Goran Bregoviç, Konser, ODTÜ Stadyumu'nda...
Daha doğrusu durum şu; Goran Bregoviç 29 Eylül'de ODTÜ Stadyumu'nda konser veriyor..! Zamanlama süper, yer şahane, müzik eğlenceli..!
Goran kardeşime "Taa buralara gelmene gerek yok o kadar zahmete girme" dedim ama "Uğurlamaya gelemedim bari hoşgeldine geleyim" diye ısrar etti sağolsun :)
Konserle ilgili detaylar için buraya klikliyoruz.
4 Ağustos 2007
Neden Cazip..?
"Türkiye, bu kadar çok televizyon kanalını, bu kadar çok gazeteyi kaldırır mı? Bunların pek çoğu mutlaka yakında batar!
Pek çok kişinin böyle düşündüğüne eminim.
Ben aksi görüşteyim. Türk basın sektörü farklı oyuncuları de içine alarak büyümeye devam edecek..."
Yazının tamamını bu linkten okuyabilirsiniz.
29 Temmuz 2007
Güzel Atlar Ülkesinde...
Bugün yayınlanan Hürriyet Gazetesi'nde yazar Vahap Munyar da yazısında Kapadokya Meslek Yüksekokulu'ndan bahsedince konu tekrar aklıma geldi ve not düşeyim dedim.
24 Temmuz 2007
...rum.
19 Temmuz 2007
Vay Canına...
Yarın aynı saatlerde bir daha deneyeyim bakalım ne olacak :P
15 Temmuz 2007
Türkiye İnovasyonda Nasıl Gelişme Gösterir?
Nick Donofrio
IBM’in Teknoloji ve İnovasyondan Sorumlu Başkan Yardımcısı
Yukarıdaki alıntıyı Volkan Akı'nın bugün yayınlanan Akşam gazetesindeki yazısından aktardım. Ekonomik dalgalanmaların şirketlere çok şeye malolurken, bir yandan da direnç kazandırdığına katılıyorum ve hatta bizzat yaşıyorum. Genç nüfus konusunun "basmakalıplığı" konusu ise kesinlikle üzerinde konuşulması gereken bir konu, hatta bugün bir pek sevilen bir arkadaş sayesinde tanıştığım bir Anadolu kaplanı girişimci ile yaptığımız sohbette uzun uzun bu konudan bahsettik. Öte yandan bu konunun daha önce hakkında yazı yazacağımdan bahsettiğim Francis Fukuyama'nın İnsan Ötesi Geleceğimiz kitabında bahsedilen Avrupa'nın -ve daha büyük ölçekte Kuzey Yarımkürenin- yaşlanması ve nüfus piramidindeki değişimin insanlığın geleceğine politik etkilerinin ne olacağı konusu ile de çeşitli boyutlarda ilişkileri var...
11 Temmuz 2007
Vodafoni
Bıyık bırakıp tam bir Türk delikanlısı olmasını beklerken geçen haftalarda dergi ve gazetelerde yayınlanan Vodafone reklamlarında örgü ören Antoine'ın fotoğrafını görünce kendi kendime "Delikanlı Antoine'a örgü ördüren Vodafone'da neymiş?" diyerek ben de bir Vodafone hat almaya karar verdim. Hatta internete erişim fiyatları neymiş diye bakınca neden daha önce Vodafone olayına girmedim de Antoine'ın örgü örmesini bekledim diye de kendime kızdım zira limitsiz GPRS bağlantı servisini ayda 50YTL'ye sunuyorlardı ki bu rakip firma Turkcell'den bir hayli ucuz ve "limitsiz" olduğu için de de tasasız bir bağlantıydı. Ama yine de şeytan dürttü ve hakikaten de sınırsız mı yahu diyerek Vodafone müşteri hizmetlerine bi mail attım. Sağolsunlar yemeyip içmeyip hemen cevap yazmışlar ama kötü bir haberle; Sınırsız bağlantı 1 Temmuz tarihinden itibaren aylık 1GB kapasite ile sınırlanmış..! Cepten bağlanıp da cigabeyti(Türk gigabyte'ı)lerce download edecek halimiz yok, hepimizin elinin altında sınırsız Mbit'lerce bağlantı var allah şükür ama makul fiyata cepten sınırsız bağlanma ihtimali de çok heveslendirmişti beni itiraf edeyim ki... Neyse uzatmayayım yokmuş öyle ayda 50 kaada sınırsız mınırsız hadisesi... Sonuçta bir Vodafone hattım oldu ve 8 yıldır üzerime yapışmış telefon numaramdan sıyrılıp, yeni bir hayata başlamanın eşiğinde duruyorum, hatta Antoine gibi örgü örmeye başlarsam belki beni de yarın birgün billboardlarda ya da dergilerin reklam sayfalarında görebilirsiniz...
Woody, Ogo ve Ben...
Ogo ile ortak arkadaşımız Woody'nin, yeni filmini Barcelona'da çekmeye karar vermesi ne benim ne de Ogo için sürpriz olmadı zira kendisi ile en son bir araya geldiğimizde Ogo ve ben bira, Woody ise soda içip dünyadaki herşey hakkında laflarken bana dönüp "Abi yeni filmimi Barcelona'da çekeyim diyorum, biz yaz başında Ogo ile çekimler için yer bakmaya girişiriz, sen Ekim gibi geldiğinde de son sahneleri beraber çekeriz ya da en kötü ihtimalle kurgusuna yetişirsin" demiş ve hemen ardından eklemişti "Penelope ile Javier'i oynatmak istiyorum ne dersin Ogo, Barcelona atmosferine yakışırlar mı?". Ogo'nun sessiz kalması üzerine kapanan konu üzerine bir daha konuşma fırsatımız olmamıştı ama bugün gazetelerdeki haberleri görüp birkaç önce Ogo ve Woody'den gelen ama bir türlü fırsat bulup da cevaplayamadığım "Beni ara" mesajlarını düşününce Woody ile Ogo'nun oyuncular üzerinde mutabakata vardığını anladım.
Ekim ayında tekrar bir araya geldiğimizde Greta'nın Türk ve İspanyol mutfakları sentezi yemekleri ve annemin yanımda götürmem için yapacağı su böreklerini yerken film hakkında uzun uzun konuşma fırsatımız olacak...
9 Temmuz 2007
"Katil" 60 Yaşında...
Tasarımcısı, o yıllarda Sovyet ordusunda subay olan Mihail Kalaşnikof 60 yıl önce bu ölüm makinesini yaratırken işin bu kadar büyüyeceğini düşünmüş müdür bilinmez ama tasarım literatüründe pek adı anılmasa da, sanayi devrimi sonrası yapılmış en iyi (!) tasarımlardan birisi olduğunu kabul etmek gerek AK-47 Kalaşnikof piyade tüfeğinin...
Çirkin ve modası geçmiş görüntüsüne, atım mekanizmasını kapayan üst kapak dışında küçük bir atölyedeki üç-beş torna-freze tezgahında üretilmiş görüntüsü veren metal aksamı ve üreten ülkeye göre değişen ahşap ya da plastik kundak/dipçik takımı bir yana, hafifliği ve yukarıdaki yazıda da belirtildiği gibi yıllarca çamurun, suyun içerisinde kalsa da çalışmaya devam eden mekanizması sayesinde insanlığın başındaki -adı konmamış- en büyük belalardan biri sayılabilir. Kötü bir atölye üretimi gibi görünen bu metal makineyi -lanet olsun ki- tasarım harikası yapan da bu mekanik kusuruzluğudur; Çok az ve basit parçadan oluşan mekanizması hep ama hep çalışır, basit olduğu için çok az hata yapar ve 60 yıldır çalışan modelleri bir onun bir bunun elinde ölüm saçar tüm dünyada... (Detaylı bilgi bulamadım ama bu makinenin yaygınlaşmasında tasarımı ve mekanik becerilerinin yanı sıra soğuk savaş ve sonrası dönemde batılı ülkeler -en azından- görüntüde silah ticaretini kontrol altına almışken, karşı hareketleri bastırmak için Sovyetler Birliği, Doğu Almanya ve Çin gibi ülkelerin tüm dünyaya saçtığı/savurduğu Kalaşnikof'ların da etkili olduğu söylenmektedir)
Tasarımcı gözüyle bakınca Mihail Efendi -insanların çoğu sağ elini kullandığı ve kullanım(!) sırasında sağ el tetik mekanizmasında olacağı için- şarjör değiştirildikten sonra namluya mermi sürme aşamasında sorun çıkaran sağdaki kurma kolunu neden sola taşımamış diye düşünülse de ilk modellerinde yer alan ve kar/yağmur şartlarında askerlerin kibritlerini kuru kalması için saklaması amacıyla yapıldığı söylenen ahşap dipçik altındaki kapaklı yuvayı görünce insan tebessüm etmeden geçemez bir ölüm makinesindeki bu insani ayrıntıya...
Bu "lanet" katil makinenin 60 yıllık hikayesinde silah aşığı/meraklısı tüm beyinsizler için alınacak dersler vardır. Tasarım harikası olsa da sonuçta "can alan" birer makinedir silahlar, Azrail'in orağıdır...
* Akşam Gazetesinin "Kalaşnikof 60 Yaşında" başlıklı haberi.
3 Temmuz 2007
Tüm "P"ler Adına...
Pes... Kendime bile itiraf etmediğim -ve yıllar öncesinde kalıp da bir daha konuşulmayacağını düşündüğüm- bir mevzuda, kahve telvesine bakıp bir gelişme olacağını görüyorsun ve en olmadık bir rastlantıyla -yıllar sonra- eteklerdeki tüm taşlar ortaya dökülüyor ve herkes içinde kalanı söylüyor ve mutlu-mesut herkes kendi yoluna gidiyor ve bir anlamda eski borçlar -umarım- sıfırlanıyor...
"Pes"in ve "Psişik"in tüm "P"leri adına..! Bakalım falda geçen diğer hadiseler ne zaman -ve nasıl- cereyan edecek..?
Tırsıyorum :)
2 Temmuz 2007
Karaağaç
MartinEfendi artık kendisinin alameti farikası haline gelmiş olan ve günde en az üç defa etrafa nefis kahve kokuları yayan, içi -her zamanki gibi- şekersiz-sade kahve dolu bardağı ile sabahları güneş doğduktan hemen sonra -ki kendisi bir 'sabahınerkensaatleri' insanıdır- büyük bir keyifle suladığı karaağacın gölgesinde oturmuş, parçası olduğu görüntü karesi ile hiç uyuşmayacak bir şekilde "Ace of Spades (Better Motörhead Than Dead versiyonu)"i mırıldanmaktadır. Beyin hücrelerine zerk olmuş kahve aromasının etkisi ile olsa gerek Gumush'e şöyle bir kısa mesaj atar; "Yav benim için bi Türk kaavesi içip de fal baksan kirk deve yükü sevap kazanirsin valla!" Kısa bir süre içerisinde gelen cevap beklenildiği gibi son derece nettir; "Ok!"
Saatler sonra MartinEfendi iki elini arkasında kavuşturmuş -bu sefer karaağacın görüş alanından uzak bir köşede- Ihlamur ağacının karşısında "Küresel ısınmadan bananeymiş kardeşim" dercesine her sabah harika pembe çiçekler açan ağaca hayran hayran bakmaktadır ki Gumush'den beklenen cevap gelmiş, fal bakılmış ve ayrıntılı analizlerle yoğrularak MartinEfendi'ye ışınlanmıştır.
Ve olaylar gelişir...
1 Temmuz 2007
New Age Hadiseleri - 1
Bu notlar devam edecek, daha sonra elimdeki okumaları bitirip New Age hadiseler üzerine birşeyler yazacağım. Eğlenceli olacağını tahmin ediyorum zira -kitaplığımın tozlu raflarından az önce tekrar indirdiğim- Can Kozanoğlu'nun "Türkiye'nin New Age'i"ne kolay okunan bir giriş metni olarak adlandırabileceğimiz :P "İnternet, Dolunay, Cemaat" adlı kitabını okuduğum 1997 yılından beri insanların "değişim"i nasıl kendilerine göre algıladıklarını, uyum sağladıklarını ya da reddettiklerini izliyorum.
"İnsan Tanrı" Yaratma Planı Devrede
Güler Kömürcü
The Secret
Serdar Turgut
Internet, Dolunay, Cemaat
Can Kozanoğlu
28 Haziran 2007
Tam zamanında : iPhone
Şimdi bu haberde ne var ki demeyelim, Steve Jobs abimiz bana "Hakanım sakın yanlış yollara sapma, iPhone'umu senin için daha da geliştirdim, du bi bekle sakın Nokia olayına filan girme!" dercesine iPhone'un pil ömrü ve yüzey kalitesi mevzularında bir dizi geliştirme yapmış.Daha ayrıntılı bilgi için geçen gün Steve Abim ile yüzyüze yaptığım şu hasbihali aktarıyorum;
- Abi selam!
- ...
- Abi mamül çok güzel olmuş yaa! Ellerine sağlık! Bi de millet ileri geri konuşuyodu yok pil ömrü çok kısa cak cuk diye, naptın abi o konuda?
- With 8 hours of talk time, and 24 hours of audio playback, iPhone's battery life is longer than any other 'Smartphone' and even longer than most MP3 players. We've also upgraded iPhone's entire top surface from plastic to optical-quality glass for superior scratch resistance and clarity. There has never been a phone like iPhone, and we can't wait to get this truly magical product into the hands of customers starting just 11 days from today.
- Abi kral adamsın! Alemin en smart adamısın, en smart telefonu da sen yaptın valla! Geçen bi ortamda Bill ile biraraya geldik, ona da söyledim valla Silikon Vadisi'nde tüm kızlar seni konuşuyo! Bi tane iPhone sardırsana abi bana, parayı çıkışta danışmaya bırakırım...
- ...
- Abi, noldu ya? Abi sana abi dememde mahsur yok di mi milletin içinde, yani bu kadar yıllık hukukumuz var ya o açıdan...
- ...
- Tamam abi ben çıkıyorum. Şu lansman yoğunluğunu atlat da sen, ben, Ogo, Mete bi bira içelim hep beraber!
iPhone ile Nokia N95, Samsung BlackJack, Blackberry Curve 8300 ve Palm Treo 750 karşılaştırması için şu linke klikliyoruz bi zahmet; http://www.apple.com/iphone/pr/20070618iphone.html
26 Haziran 2007
İnsan Ötesi...
Kitap ile ilgili olarak birkaç gün sonra ayrıntılı bir yazı yazacağım ama şimdiden kendimi Genetik Devrim(!)'e ve politik etkilerine hazır hissediyorum! Tabi Genetik Devrim(!) ben ölmeden gerçekleşmezse o zaman bu bilgilerin bana bir faydası olmayacağı ortada ama bu konudaki düşüncelerimi 'binary code' olarak kil tabletlere yazmayı ve gelecek nesillere aktarmayı düşünüyorum ki ziyan olmasınlar...
P.S.1.Bir de Sezen Aksu konseri hadisesi var ki gerek ortama hakim olan şeytan boynuzları gerekse konserin ilk şarkılarından birinin "Ben anlamam toptan tüfekten..." diye başlaması ayrı bir yazıyı haketmektedir.
P.S.2.Şeytan boynuzumun yine sende kalması ise bence bir işaret; Dikkat edersen bu boynuzlar sadece konser, içki, müzik, dans gibi okasyon ortamlarında görünür hale geliyor. Bu durumda onları tekrar görünür hale getirmek için yeni bir "aktivite" planlamalıyız..! Lacivert-siyah olayını ise fevkalade merak ediyorum, hayırlı olsun :)
PowerPoint yirmi yaşında(ymış)!
PowerPoint -ve hikayesi- üzerine bir yazı yazmış, takip ettiğim
dergilerde de benzer yazılara rastlamış ve buraya not düşeyim
demiştim... Kısmet bugüneymiş;
http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=81732,10,12&tarih=24.06.2007
17 Haziran 2007
Bir Rüyayı Gerçekleştirmek
yazıdan da bahsetmeye niyetlendiğimi ancak sonradan unuttuğumu
hatırladım;
İZ Dergisi'nin Şubat ayında yayınlanan 8.sayısında Edward Ruch'un "FSA
(Farm Security Administration), Bir Rüyayı Gerçekleştirmek" başlıklı
bir yazısı, daha doğrusu "Fotoğraf"ın etkisini dünyaya gösteren en
önemli çalışmalardan birisi üzerine yazdığı yazı ve seçilmiş
fotoğraflardan bahsedeceğim. 1930'lu yıllarda Amerikan Tarım Güvenlik
İdaresi (FSA) "Amerikan Rüyası" modeli paralelinde "Kırsal kesim
yaşamının özendirilmesi" amacıyla bir grup fotoğrafçıdan ülkenin
kırsal kesimlerinde çalışmalar yapmalarını ister. Yazının gidişatından
bu çalışmanın ülkenin genelindeki insanlara bu bölgelerdeki şenlikli
hayatı göstermek ve özendirmek olduğunu anlarız. Ancak proje hayata
geçtiğinde aralarında Arthur Rothstein, Walker Evans, Theodor Jung,
Jack Delano gibi isimlerin de bulunduğu 14 fotoğrafçı yazıda
söylendiği şekliyle "ahlaklı" davranırlar ve resmi ideoloji söylemine
rağmen kırsal kesimin gerçeklerini -yine yazıda belirtildiği şekilde-
yoksulluk, acı ve trajediyi ortaya koyarlar. Kendilerine yapılan "Çok
ileri gittiniz" uyarılarına rağmen bildikleri yolda ilerlerler ve
fotoğraflarının özneleri olarak "Büyük ekonomik buhranı yaşayıp
kentlerde tutunamamış, ırk ayrımcılığı gibi bir problemle karşı
karşıya kalmış ve toprakla uğraşan" ve "Amerikan rüyası" ile uzaktan
yakından alakası olmayan insanları seçerler. -Yazıya göre- 88.000'i
Kongre Kütüphane'sinde olmak üzere 100.000'den fazla fotoğraftan
oluşan bu çalışma fotoğrafın etkisi ve gücüyle ülkenin kırsal
bölgelerine yaşanan gerçeği gözler önüne sermiştir.
"Neden fotoğraf çekiyoruz" sorusuna verilecek belki de ilk cevaplardan
birisidir FSA arşivi, özellikle Dorothea Lange'in İZ dergisindeki bu
yazıda yayınlanan çalışmaları, saniyede 25 karede akıp giden
televizyon görüntüleriyle hipnotize edilmeye alışık beyinlere
"Fotoğraf"ın etkisini, "An"ın gerçekliğini anlatmak için bir adım
olabilir.
Bu arada Fikret Otyam'ın foto-röportajları da ayrı bir yazıyı
hakediyor diye kendi kendime buraya not düşüyorum.
Bir süredir düzenli olarak takip ettiğim İZ dergisinin yanı sıra bu
hafta yeni çıkan F: Fotoğraf Dergisi'nin ikinci sayısını da aldım,
bakalım onda hangi fotoğraflar ve yazılar beni bekliyor..?
Yeni İşler Projeler...
"HP Reels in Hollywood" ve "A Studio System for Startups"
Birinci yazı halihazırda çalışmakta olduğum sektörün önümüzdeki
yıllarda en çok para kazandıracak işinden, film ve tv
produksiyonlarının sayısallaştırılıp katalgolanmasından sonra
kullanıcılara ulaştırılmasından bahsediyor. Yazıda adı geçen Ascent
Media, Cinegy, Front Porch hep bildik tanıdık firmalar ama yazıda
bahsedildiğine göre HP burada daha büyük bir işe kalkışmış; İçerik
sağlayıcıların (Hollywood stüdyoları, TV networkleri, yapımcılar)
ellerindeki tüm içeriği sayısallaştıracak ve Sacramento yakınlarında
kurduğu bir tesiste net üzerinden içerik sipariş eden kullanıcılara
anında "custom" DVD'ler hazırlayıp kargo ile ulaştıracak. HP kuracağı
bu tesis ile Birleşik Devletler'deki ev kullanıcılarının 85%'ine
saatler içerisinde istedikleri içeriği DVD'ye basıp dağıtıma hazır
hale getirebilmeyi hedefliyor. Hiç de yeni ya da inovatif bir
yaklaşımı olmayan hatta herkesin yakın gelecekte online olarak yüksek
çözünürlüklü içeriğe ulaşmayı beklediği bir ortamda HP enteresan bir
yaklaşım ve yatırımla ortaya çıkıyor ki sonucunun ne olduğunu zaman
gösterecek. Proje başarılı olarak hayat geçtiği takdirde kullanıcılar
sadece güncel ya da bilinen TV yapımları ya da filmlere değil, örneğin
çocukluğunda seyrettiği bir dizinin herhangi bir bölümünü sipariş edip
yüksek kalitede DVD'ye basılmış olarak sahip olabilecek.
"A Studio System for Startups" başlıklı ikinci yazı ise Naval Ravikant
adlı bir girişimcinin "incubation" konsept ve uygulamasına internetin
nimetlerinden de yararlanarak getirdiği yenilikten bahsediyor.
Ravikant kuracağı sistemle yılda yirmi şirket ortaya çıkarmayı
planlıyor.
How Wii Won
18 Haziran sayısının kapağında Jeffrey M.O'Brien'ın "How Wii Won, The
Secret of Nintendo's Surprise Mega-hit" başlıklı yazısının tanıtımını
görünce almadan edemedim.
Yazıda -başlığından da anlaşılacağı gibi- herkesin Sony'nin
Playstation 3 ile oyun konsolu pazarını domine edeceğini düşündüğü bir
sırada inanılmaz ucuz bir fiyatla Wii'yi piyasaya sürerek tüm
beklentileri altüst eden Nintento'nun efsanevi oyun tasarımcısı
Shigeru Miyamoto ve CEO'su Satoru Iwata ile yapılan görüşmeler, pazar
hakkındaki bilgiler ve Wii'nin başarısının altında yatan teknik ve
inovatif nedenlerden bahsediliyor.
Oyun konsollarını sadece birer oyun makinesi olarak değil de
birdenbire hayatımıza giren ve eğlence/(a)sosyalleşme anlayışlarımızı
değiştiren birer "inovasyon" olarak görenlerin bu yazıyı mutlaka
okuması gerekli bence... Özellikle Sony ve Microsoft "red-ocean"
içerisinde rekabete boğulmuş giderken Nintendo'nun kendisine bir
"blue-ocean" bulup Wii'yi yaratmasının anlatıldığı kısım da yazının
gözden kaçırılmaması gereken kısımlarından...
"We are successfully moving up the blue ocean" Iwata says. "But once
the blue ocean has become big enough for so many people to notice, it
is going to change its color to red."
Talk about lost in translation. Turns out there's a name for the line
of attack Iwata has been taking; The blue-ocean strategy. Two years
ago business professors W.Chan Kim and Renee Mauborgne published a
book by that title. It theorizes that the most innovative companies
have one thing in common -they seperate themselves from a throng of
bloody competition (in the red ocean). Starbucks is an example.
There's always been coffee; Howard Schultz gave us the coffee
experince. Or Apple, which gave us the iPod and iTunes -and created a
new form of entertainment.
How Wii Won, The Secret of Nintendo's Surprise Mega-hit
Jeffrey M.O'Brien, Fortune
13 Haziran 2007
Bullet the Blue Sky!
See it driving nails into souls on the tree of pain
From the firefly, a red orange glow
See the face of fear running scared in the valley below
Bullet the blue sky
Bullet the blue sky
Bullet the blue
Bullet the blue
...
"Bullet the blue sky" diyorum başka bişi demiyorum..!
8 Haziran 2007
Equilibrium
Merak edenler için Ikonoklast'ın Hafif.org'daki yazısı : http://www.hafif.org/yazi/duygusuzlar-cehennemi-equilibrium
iPhone Odyssey
7 Haziran 2007
Akrebin Gözleri
geliyorsa Erkin Koray'ın "Akrebin Gözleri" adlı eseri de aynı
kıymettedir benim için..! Budur!
6 Haziran 2007
Dünyanın Sonu
Odyssey'e uğrayarak şöyle bir yazı yazmış, bilim-kurgu edebiyatı ve
sinemasını sevenlerin ilgisini çekecektir zira "Dünyanın sonu" kavramı
eminim her bilim-kurgu okuyucunun/izleyicisinin üzerinde defalarca
düşündüğü bir mevzudur;
3 Haziran 2007
Ben Söylemiştim...
http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/6638505.asp?gid=71
Son yazılarımla sizi bu gelişmelere hazırlamaya çalışıyordum; Niğde
Gazozu... Niğde elması... Niğde petrolu...
Bendeki Bobby-J.R. Ewing (Yuving okunur!) karışımı kıvamı Öykü yıllar
önce görmüş ve hatta geçenlerde Dallas dizisinin DVD'sini göndermişti!
Yazarların İstanbul'u
"Yazarların İstanbul'u" adlı kitabı gördüm; Kitabı hazırlayan Barbaros
Altuğ, Perihan Mağden'den Latife Tekin'e, Buket Uzuner'den İnci Aral'a
oniki yazardan kendi İstanbul'larını anlatmalarını istemiş.
İstanbul'u, İstanbul hikayelerini merak edenlerin keyifle okuyacağı
kitapta özellikle Buket Uzuner'in "Bir Kadıköy Klasiği : Moda" ve
Petros Markaris'in "Ada Boşluğu ve Bisiklet" başlıklı yazıları üzerine
söyleyecekleri olan Moda sakinleri mutlaka vardır diye düşünüyorum :)
"...Aşıksanız zaten başınız dönmektedir ve Moda iyi gelir. Değilseniz,
dünyada hala bu kadar güzel yerler varsa, aşk da vardır" diye bir umut
yaratabilir; dikkat!"
Buket Uzuner
"...Benim zamanımda Adalar'da, bisiklet gençlerin taşıma aracıydı.
Anne ve babalarımız ya yaya, ya da faytonla giderlerdi. Adalar'da
bisikletler yazlık giysiler gibiydi. İlkbaharın sonuna doğru yazlık
elbiselerin, eteklerin, bluzların dolaptan ya da bavuldan çıkarılıp
ütülenmesi gibi bisikletler de temizlenir, yağlanır, jantları pırıl
pırıl parlatılır, öyle yola çıkılırdı."
Petros Markaris
http://www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=NG95PXNMF77ZYX5MH77H
29 Mayıs 2007
SA Playlist
tane (yazıyla yüzyirmialtı) Sezen Aksu şarkısı var. Bazı şarkılar iki
kere, farklı dosya adlarıyla kaydedilmiş, bazı şarkıların farklı
kayıtları var ama nereden baksam saatlerce dinleyebileceğim bir Sezen
Aksu Playlist oluşturabilirim dedim kendi kendime ve ne kadar zor bir
işe kalkıştığımın farkına vardım; Sezen Aksu şarkıları en fazla keyfi
hangi sırayla dinlendiğinde verecekti..? İşte birkaç gündür buna kafa
yoruyorum, mesela playlist'in ilk şarkısı ne olacak; "Kış masalı" mı
yoksa "Seni istiyorum" mu..? Ya da "Kaybolan Yıllar"ın ardından hangi
şarkı gelecek, "Kavaklar" mı..? "İstanbul Hatırası","Zor Yıllar" ve
"İkinci Bahar" arka arkaya gelirse dinleyende nasıl bir etki
bırakacak..?
Hadi hayırlısı...
28 Mayıs 2007
The Houses of Anatolia
Gökçen'in fotoğrafları ile birlikte Neslihan Pekdemir'in pek güzel bir
yazısı var :
Plain and simple and in harmony with nature : The Houses of Anatolia
Anatolia presents a rich diversity in its domestic architecture, which
reconciles the conditions of nature with vestiges of all the
civilizations that have dominated the region over the millennia.
http://www.thy.com/en-INT/corporate/skylife/article.aspx?mkl=383
27 Mayıs 2007
Arap Sosyetesine Elmalar Niğde'den
MartinMystere, 2007
Önce bu linkteki haberi okuyoruz:
http://www.hurriyet.com.tr/yasam/6593261.asp?m=1
Ardından da bu linkteki yazıyla devam ediyoruz:
http://martinmystere.blogspot.com/2007/03/nide-gazozu.html
* "In the future everybody will be world famous for fifteen minutes"
Andy Warhol, 1967
On The Night Shift
Uykusuz kalmaya değdi mi..? Kesinlikle evet..!
25 Mayıs 2007
Her...
şeyler olması mı beni çeken bilmiyorum ama herşeyin içerisinde olmak
istiyorum, merak ediyorum... En basitinden dünkü hadise ve bugünkü
aktiviteleri düşününce bile şaşkınlığımla beraber merakım da artıyor;
Acaba daha ne enteresan olaylar ve insanlarla karşılaşacağım..?
24 Mayıs 2007
Arada Kaldim
cezalandırılması konusundaki tartışmalarda kelimenin tam anlamıyla
arada kaldım, ne diyeceğimi bilemedim. Gercek hayatta sadece gazete ve
televizyon haberi olmak icin var oldugunu zannettigimiz hadise
karsisinda bir yanim "Evet vurun kellesini" derken, diger yanim "Hayir
bu sorunu cozmez ki!" dedi.
Herkes bağıra çağıra olay ve taraflar hakkında konuşurken ben ne
suçlunun ne de mağdurun gözlerine bakamadım...
22 Mayıs 2007
21 Mayıs 2007
Neydi neydi..?
yazayım dedim ama şimdi hiçbirini hatırlayamıyorum :( Neydi neydi diye
kendi kendime mırıldanıp duruyorum... Suç kesinlikle küçük not
defterimde..! Dün yanımda olsaydı not alırdım ve bugün böyle "Neydi
neydi..?" diye ortalıkta mırıldanmazdım!
20 Mayıs 2007
Kulağımda...
düşünüyorum hala...
Bir de çocukken trenleri ne kadar sevdiğim aklıma geliyor bu aralar
sıkça, trenle keyifli bir seyahat için planlar yapmaya başladım bile,
sanırım bunu da diğer tatil planımın ardına ekleyebileceğim...
Ha bir de yeni tanıştığım Hatay'lı kasap arkadaşımdan mükemmel biftek
eti seçme ve pişirme taktiklerini not ettiğim defterime şişte köfte
pişirmenin incelikleri ile kıyma seçimi ve baharatlar konusunda birkaç
not daha düştüm... Şişte köfte derken Adana, Urfa tarzı değil,
bahsettiğim tamamen özgün ve yerel bir tarif...
Ve şu anda kulağımda Janis Joplin, The Doors, Vega ve Göksel şarkıları
var ya daha ne olsun..!
13 Mayıs 2007
Topuk İlişkilendirmesi

Sana daha çok yakışmış olsa da ;) şeytan boynuzlarımı istiyorum tez zamanda zira onlarsız kendimi çıplak hissediyorum :P
Öperim :) bana da bilet almayı unutma..!
Okuma Listesi
- Utopia (Thomas More)
- Dedektif Auguste Dupin Öyküleri (Edgar Allan Poe)
- Gelecek 50 Yıl, 21.Yüzyılın İlk Yarısında Hayat ve Bilim (ed. John Brockman)
- Suç ve Ceza (Dostoyevski)
- Martin Mystere (Sayı 47, 48, 49, 50)
- Tam Macera (Sayı 2)
iPhone'u Beklerken
Hafıza kartını da az önce taktım, artık hepsi özenle seçilmiş ve tagları girilmiş müzik arşivime ulaşmak için sadece iTunes'u kullanıyorum ve böylece hem iPod'uma hem cep telefonuma -cep telefonumu takınca iTunes direk olarak kendisini iPod gibi tanıyor- müziklerimi iTunes ile transfer ediyorum. Ve hatta albüm kapakları bile telefona otomatik olarak aktarılıyor ve şarkıyı çalarken ekranda gösteriliyor. Ses ise zaten mükemmel!
iPhone'a kadar iPod'um ve yeni telefonumla mutlu-mesut günler diliyorum kendi kendime :p
11 Mayıs 2007
22
http://www.radyoodtu.com.tr/konser/
When Everything Connects
The Economist dergisinin 28 Nisan - 4 Mayıs tarihli sayısında kablosuz iletişim teknolojileri hakkında "When everything connects" bir yazı (dosya) var. "Neler oluyor yahu, buhar makinesi daha dün icat edilmedi mi, başımıza taş yağacak" diyenler de dahil kablosuz teknolojilerin hayatımızı nasıl değiştireceğine dair bu dosyayı herkesin keyifle okuyacağını tahmin ediyorum.
Dosyanın giriş yazısına bu linkten ulaşılabilir.
Çağlalar
28 Nisan 2007
22 Nisan 2007
12 Nisan 2007
"MSN'i Açık Bırak ki..."
"MSN'ini açık bırak ki gittiğini anlamayalım :)"
Playlist
Tedbirler
10 Nisan 2007
Paris ve Barcelona'daki Niğde
Eve girip elimdeki tomara bakınırken sağ üst köşesinde pul -evet gerçek pul- olan zarf dikkatimi çekince daha dikkatli baktım; Adım, adresim ve gönderenin adresi özenle el yazısı ile yazılmıştı ve Ogo'dan geliyordu!
Ogo'dan -Barcelona'dan- gelen zarfın içini açınca "Şehrin umumi görünüşü - A general view of the city" başlıklı bir Niğde kartpostalını görünce şok oldum; Niğde'nin saat kulesi, hükümet meydanı ve genel görünüşünden oluşan üçlü kompozisyon sol alttaki bayrak ve dekoratif (!) "Niğde" yazısı ile tamamlanmıştı!
Kartpostalın hikayesi ise şuydu: Ogo, 2000 yılından önceki bir tarihte -sanırım 1999 yılı olsa gerek..? (Ogo : "Kartpostalı 1997 ya da 98 yılında aldım!") - Ankara Gar'ında bana göndermek üzere bu kartpostalı satın almış, göndermeyi unutarak :) yıllar sonra yanında Paris'e götürmüştü. Üzerindeki metin ve tarihe bakılırsa 13 Mayıs 2000'de Paris'te kartı bulup göndermeye karar verip şöyle yazmıştı : "Selam! Sana yıllar evvel aldığım bu kartı yollamak bir türlü kısmet olmamıştı! Nasip kısmet! Bu kart Paris havası teneffüs etti! Darısı başına :) Kendime mekan arıyorum! Artık davetlim olursun." Ve fakat anlaşılan o ki bu kartpostalın kaderinde postaya verilmeden Ogo ile birlikte Barcelona'ya gitmek vardı! Kartpostaldaki metnin üzerine yapıştırılmış 29 Mart 2007 tarihli küçük sarı post-it'te bu sefer de şunlar yazıyordu : "Abi! Paris-Barcelona bu kart iyi gezdi! Artık sahibine ulaşsa iyi olur! Sevgiler!" (Ogo : "Tabii ki odayı düzenlemek için beni yönlendiren Greta'nın bu kartpostalın yıllar sonra ortaya çıkmasındaki payını unutmamalıyız!")
Kartpostalı evirip çevirdim, tekrar tekrar okuyup güldüm :) Şimdi bu kartpostalı evin baş köşesine yakışır bir anıta çevirmek için bir çerçeve arıyorum!
Ama kartpostalın maceraları henüz bitmedi! Kendisi çerçevesinden bir daha çıkacak zira Ekim'de Barcelona'ya benimle gelecek ve en keyifli dostlarla şarap içerken hikayesini anlatıp tekrar tekrar güleceğiz! (Greta : ""Haydi buraya gel, vamos a comer paella - paella yemege gidelim")
Bu arada benim de benzer bir hikayem olduğu aklıma geldi yukarıdakileri yazdıktan sonra kendi kendime gülerek okuyunca;
Kütüphanemde yıllardır duran bir kitap var, adı "Kahve ve Kahvehaneler". Kapağını açınca el yazısı ile şöyle bir not karşılıyor okuyanı;
"Gönül ne kahve ister ne kahvehane,
Gönül muhabbet ister kahve bahane...
14 Kasım 1998, İstanbul
Hakkush, Ogo, Erol, Yasemin ve Öykü"
1998 yılında pek eğlenceli bir ekip hep beraber İstanbul'a gidip Ogo ve Öykü'nün mihmandarlığı ve her ikisinin de ayrı ayrı keyifli ev sahiplikleri ile o zamanlar Tepebaşı'nda gerçekleştirilen kitap fuarına gitmişlerdir. Herkes kendine göre kitaplar bakınırken şöyle bir fikir atılır ortaya; O zamanlar Amerika'da yaşayan keyif insanı Mete Dobushka'ya adına yakışır bir kitap alıp içine notlar düştükten sonra kendisine yollayıp memleket ve arkadaş özlemine dayanamayıp memlekete dönmesini sağlamak!
Fikir hayata geçirilir, kitap alınır ve kitabın 25.sayfasına düştüğü nottan hatırladığımıza göre Öykü'nün Beşiktaş'taki kutu gibi evinde fındık aromalı kahveler yudumlanır ve yanında uğur böceği şeklindeki çikolatalar yenirken herkes Mete'ye söylemek istediklerini kitabın sayfalarının kenarlarındaki boşluklara yazar.
Ekran kararır... Görüntü tekrar geldiğinde yıl 2007'nin Nisan ayıdır ve kitap Mete'de olmadığı gibi memleket sınırlarından hiç çıkmamıştır bile :( Martin Mystere, kitaba gülümseyerek bakarken Mete Dobushka'nın İstanbul'da birkaç hafta önce yenen yemekte söyledikleri gelir aklına : "Yeni anılar yaşamalıyız arkadaşlar!"
Kitabın bir sonraki kalabalık yemekte nasıl keyifli bir mevzu olacağı düşüncesi, yıllar önce yaptığı tembelliğini unutturur Martin Mystere'ye... Hem nasılsa Ogo da unutmuştur kartpostalı postaya vermeye yıllardır :P
Ey, tarihimi bilen, yıllar boyunca görüşmesek de aradan hiç zaman geçmemiş gibi yakın hissettiğim arkadaşlarım! Son zamanlarda o kadar "İyi ki varsınız!" dedim ki, biraraya geldiğimizde ilk işim şerefinize kadeh kaldırmak olacak! İyi ki varsınız, umarım "gerçek" arkadaşı olmayan insanlar yoktur şu hayatta...
Kimse Farkında Değil..!
Arkadaşlarım
Yukarıda bahsettiğim bu yeni mail adresim bir süreliğine kişisel iletişimim için öncelikli ve sürekli kontrol edeceğim hesabım olacak. Reklam ve spam mail trafiğinden özenle korumaya çalıştığım bu adresi öğrenmek isteyen ve öküzlük edip dünkü mail listesine dahil etmeyi atladığım dostlar şuraya hemen bir mail sallasınlar ki kendimi affettireyim : martinmystere@walla.com
Ve bu yazının da şarkısı kesinlikle budur zira Skoer'ün blogunda görüldüğü/dinlendiği anda benim yazımda da olsun hissi uyandırmıştır. Olmaz diye bişey yok işte bir yanım Motorhead diğer yanım Orhan Gencebay :)
9 Nisan 2007
:)
Bu yazının şarkısı kesinlikle budur:
"Surfin' Bird" Carries Over Through The Next Scene...
The fire slackens.
Then it gets quiet.
All their senses alert, everyone watches the building, listening hard.
They reload.
As CRAZY EARL reloads he spots six V.C. dashing across the street fifty yards away.
They are out of sight in a second.
Having missed his first chance, CRAZY EARL gets set hoping for another.
Two more V.C. rush out into the open. He fires a long burst from his M-16 and they both go down.
CRAZY EARL turns to the squad with a big grin.
Music: "Surfin' Bird" by the Trashmen. This carries over through the next scene:
Blog Arkadaşlarım
Linkler listesi yeni takip etmeye başladığım blog arkadaşlarımın adresleri ile güncellendi. Söylecek sözleri, anlatacak yaşanmışlıkları olan, bilgilerini, tecrübelerini paylaşmak isteyen bu akıllı insanları yazmaya cesaret ettikleri için seviyorum. Farkettim ki konuşmak kolay ama günlerce, aylarca, yıllarca yazıp onları öncelikle kendinle paylaşmak zor. Zor çünkü bilgini, tecrübeni, yaşadıklarını, şaşkınlıklarını yıllar sonra okuyacağını bile bile kendine beğendirmek zor en başta... Yazmak öncelikle kendine karşı bir duruş sergileyebilmek gerektiriyor.
Bu yazıyı blog arkadaşlarımın son günlerde okuduğum şu keyifli yazıları üzerine yazdım:
- Born into Brothels, Betty Boop
- İnsan, Turuncu
- Mikrokredi, Deryik
- 13 Hafta ve 3 Gün Almanağı, Ahkam Kuşu
- "Ha Gayret Türkiye, DSP Geliyor!", A.Selim Tuncer
- Tutunamayanlar, Atilla Aktuna
- Cengiz Han ve Mirasçıları Sergisi, Tuğba Tarakçı
- Palto, Selçuk Balamir
- Ruhu Olan Başka Bir Araba Biliyor musunuz?, Filiz Kirazoğlu
- "Tanımadıklarınızla konuşmayın...", Cihan Salim
* Goethe. (Turuncu'nun "İnsan" başlıklı yazısını okuyunca...)
Heroes | Novels
Heroes'u bölümlerle ilgili çizgi romanları okumadan seyretmek ayıp olur:
http://www.nbc.com/Heroes/novels/novels_library.shtml
8 Nisan 2007
T-Shirt Weather | The Lucksmiths
All this sunshine’s making me dizzy
Went outside, all my clothes dried
And if I’m babbling, please forgive me
But it’s the first hint of sunshine
For a week or so, I’d say
And I’m keeping well, I’m in good health
But I sneeze when I look into the sun today
There’s my bike looking dusty
The spokes are broken and rusty
But I’m happy to walk
I’m happy with anything today
‘Cause I’m out in the sunshine
While my friend’s at home asleep
I guess that’s just the downside
To the money he makes and the hours he keeps
And I say hey, it’s a beautiful day
And I’m starting to feel a lot better
So wake up, wake up
It’s T-shirt weather
Ba-ba-ba how could things be better?
This afternoon in the pub I met her
Maggie May on the juke-box
Hey, things are okay
“Just two things” she tells me,
“If you want to keep things friendly –
no beer for me, no peanuts, and I’ll be happy…
oh, and no football, well I guess that makes three”
It’s a beautiful day
And I’m starting to feel a lot better
So wake up, wake up
It’s T-shirt weather
It’s T-shirt weather
6 Nisan 2007
Eyvah Mucit Oldum..! *
İlgililerin başvuru formu linkinden ulaşacakları başvuru koşullarını dikkatle okuyacağını düşünüyorum.
* Alternatif başlık : "Anneme mucit olduğumu söylemeyin, O beni genelevde piyanist sanıyor."
5 Nisan 2007
4 Nisan 2007
Akıllı.TV
Web sitesi tarafında sorun yok zaten uzun zamandır uygulanan bir yöntemi geliştirmiş Akıllı.TV'nin kurucuları ama televizyon yayını tarafında farklı birşey deniyorlar ve pratiğe döküldüğünde nasıl sonuç alınacağını çok merak ediyorum. İnsanlar videolarını offline medialara (CD,DVD) kaydedip tanıdıklarına göndermek ya da YouTube benzeri siteler üzerinden paylaşmak yerine üzerine para verip uydu üzerinden yayın yapan bir kanaldan hem de belli bir saatte izlemek isterler mi bilemiyorum..? İçerik internete kayıyor, televizyon da kendisini bir üst basamağa (HD - High Definition) çekerek kendi pazarını koruyor derken Akıllı.TV üzerinde detaylı düşünülmüş bir projeden çok deneysel bir çaba, ya tutarsa yatırımına benziyor.
Sonucu her ne olursa olsun, geleceğin görsel-işitsel medyasını içerik şekillendirecek, aradaki taşıyıcı/iletici katmanlar (Internet, TV, telefon) gitgide çeşitlenecek ve kullanıcı için görünmez(önemsiz) olacaklar çünkü insanlar istedikleri içeriğe ihtiyaç duydukları her anda ulaşmak isteyecekler.
Akıllı TV web sitesine bu linkten ulaşılabilir.
Call That Humiliation?
İran'ın karasularında ele geçirdiği İngiliz askerler hadisesi, Irak işgalinde yeni bir dönemece ulaşıldığını düşündürttü bana. Yerli, yabancı haber televizyonları ve gazetelerden takip etmeye ve nelere yol açacağını anlamaya çalıştığım bu olaya en farklı -ve en nüktedan- bakış açısı -yine- bir İngiliz yazardan geldi;
"I share the outrage expressed in the British press over the treatment of our naval personnel accused by Iran of illegally entering their waters. It is a disgrace. We would never dream of treating captives like this - allowing them to smoke cigarettes, for example, even though it has been proven that smoking kills. And as for compelling poor servicewoman Faye Turney to wear a black headscarf, and then allowing the picture to be posted around the world - have the Iranians no concept of civilised behaviour? For God's sake, what's wrong with putting a bag over her head? That's what we do with the Muslims we capture: we put bags over their heads, so it's hard to breathe. Then it's perfectly acceptable to take photographs of them and circulate them to the press because the captives can't be recognised and humiliated in the way these unfortunate British service people are..."
Terry Jones'un The Guardian'da 31 Mart'ta yayınlanan "Call that humiliation?" başlıklı yazısının tamamına bu linkten ulaşılabilir.
* Fotoğraf : A new picture published in Iran of the captured British military crew. BBC News 24/PA.
Saturno Contro - Devam...
"...Filmde, kahraman şöyle diyordu: ‘Her şeyin daima böyle kalmasını isterdim, daima diye bir şey olmadığını bilerek.’ Daima yok. Biz plan yaparız, hayat istediğini yapar. Elimizde olan tek şey, şimdiki an. Dünya uçucu ve bilinemez. Bunu derinden hissedenler daha az kibre kapılır, daha çok sevmeye çalışır. Hissetmeyenlerse daha çok kalp kırar, zamana yazık eder!..."
Yazının tamamı bu linkten okunabilir.
Alkhoğğl Var mı?
Polise ruhsat ve ehliyeti uzattıktan sonra ölümcül soru gecikmez:
- Alkhoğğl var mı Martin Beyyyyğ?
Martin Mystere Sayın Ejder Hanım'la içtiği litrelerce biranın nefesini arabanın camından göğe doğru savurarak şöyle cevap verir:
- Yok ağğğğğbi, ne alkolü..?
Cevap kısa ve nettir:
- Devam ediyoruz Martin Beyyyyğ, iyi akşamlarrrrrr!
Martin Mystere, alkol içmemiş insan görüntüsü vermek için sakince ruhsat ve ehliyeti alır yine sakince yerlerine koyar ve çevirme mahallinden ayrılır. Yüzünde şanslı gülümsemesi vardır...
3 Nisan 2007
Blind Melon - No Rain
Tam Macera Çıktı!
Merakla beklediğim çizgi roman dergisi Tam Macera'dan bu yazımda bahsetmiştim. Bugün derginin yazarlarından Özgür Kurtuluş'tan güzel haber geldi; Dergi çıktı! Bu aşamada bize düşen dergiyi sadece kendimiz için alıp okumak değil, aynı zamanda onu yaşatmak. Yani işin özü şu, eşe dosta haber verin herkes Tam Macera alsın düzenli olarak okusun ki bu dergi yaşasın yeni dergiler de çıksın hatta...
http://www.tammacera.com
Dergiyi desteklemek için Özgür Kurtuluş'un bugün gönderdiği harika banner'ları sitenize koyabilir, arkadaşlarınıza gönderebilirsiniz:
http://www.yalanmakinesi.com/tammacera_120.300.swf
http://www.yalanmakinesi.com/tammacera_250.250.swf
http://www.yalanmakinesi.com/tammacera_468.60.swf
Paleo-future - Hiç olmamış geleceğe bakış

Doğuştan futurist Ogo, Matt'in "Paleo-Future, A look into the future that never was." adlı blogunu tanıtıyor son yazısında. İlgililer için keyifle okunacak yazılar var;
Paleo-future - Hiç olmamış geleceğe bakış
İçerden
İkram edilen çayı içerken büyük ve eski ahşap doğramaları pencerelere, acaba bina ile yaşıt mı diye düşündürten sağda solda kalmış eşyalara, duvar saatlerine bakarken yokluktan bir ülke ve bu şehri kurdurtan hayalleri olan adamları düşündüm.
Dışarı çıktığımda, kurduğum hayalleri içtiğim çay ve yanındaki keyifli sohbetle birlikte içerde bırakmıştım zira hayallerimi dışarı çıkarırsam üzerinden her an bir köprülü kavşak geçebilir diye korktum...



