21 Nisan 2006

Emek

İnsan karşılığını alamayacağını bile bile niye emek sarf eder ki, anlaşılan sadece emek harcamaya ihtiyacım varmış. Karşılığını alamadıkça daha çok daha çok daha çok emek verdim ve şimdi fark ediyorum ki tüm "keşke"lerimi öldürmek adına, yeterince emek harcamadığım için sonradan pişman olduğum tüm zamanlar adına ısrarla uğraşmışım son ana kadar. Artık nefessiz kalıp kendini dışarı atmak istediğim, kendi kendime yeter artık kapıdan çıkıp gitmem lazım dediğim halde vucüdumda bir gram ter kalmayana kadar kaldığım bir sauna odası gibiydi ya da belki de cazip bir cehennemdi.

Ama -sonuçta- dışardayım artık, hakeden herşeyden/herkesden daha çok emek verdim/terledim ve şimdi sıra bu kadar emeğe karşılık verecek birşeyi/birisini bulmakta... Çünkü emek vermek çok güzel.

21 Aralık 2005

Aslını Görmenin Keyfi | Erhan Karaesmen

Erhan Hoca'nın Cumhuriyet'te 20 Aralık günü Picasso ve Dubuffet sergileri ile ilgili olarak yayınlanan yazısı mutlaka okunmalı! Özellikle sanat eserinin biricikliği konusundan bahsettiği yer çok önemli bence... Ve tabii ki Ogo'ya teşekkürler!



Picasso ile Stravinsky'nin kendi dallarında evrensel ölçekli geniş ufuklar açışlarındaki benzerlikler, uzunca dönemler tartışılmış ve yorumlanmıştır. Resimde ''Les Desmoiselles d'Avignon'' çok değişik ve hınzır bir şeylerin başlayışının işaretiydi. Müzikte ise Ateş Kuşu-Petruşka dizisiyle gelişip ''Bahar Ayini'' ile doruğuna ulaşan benzersiz değişimcilik oyunu hâlâ hayranlıkla anımsanmaktadır.

Sabahleyin orkestra konserinde Stravinsky dinleyip öğleden sonrasında Picasso' ları görmeye gidiyorsunuz. Hele bir gün öncesinde de Dubuffet' leri görebilme şansını bulmuşsanız, hiç eksikliğiniz yok. Bunlara mekân oluşturarak, İstanbul çok hoş bir tablo çiziyor.

Medyatik tüketimsel unsurlarla çok fazla hamur oluşu günümüz İstanbul'u için haklı yakınmalara yol açabiliyor. Ancak, tüketim merakının sanatsal-kültürel düzlemlere de yansımasının sonucu olarak değişik bir istemcilik doğabiliyor. Böylece Picasso yapıtları, Dubuffet resimleri, aynı dönemde İstanbul'da buluşabiliyor. Aslında her iki serginin de ileri düzeydeki meraklıları tam tatmin etmesi söz konusu değil. Dubuffet'de baskı ürünü gravürler büyük çoğunlukta. Tuval resimlerinin sayısı epeyce az ve bunlar da büyük Dubuffet'yi tam anlatmaya yetmiyor. Özbeöz torununun düzenleyiciliğini yaptığı Picasso sergisi ise desen, tabak çanak (ve bu arada Pablo Usta'nın önemli bazı resimlerinin replikası olan, ama ciddi bir sergi için epeyce hafif kalan duvar halıları) ağırlıklı olmuş. Büyük Picasso'nun asıl güçlü özelliklerini tanıtmaya yarayacak yağlıboya renkli tuvaller ise özel koleksiyonlardan ve muhtemelen biraz da aile arşivlerinden yararlanarak bir araya getirilmiş, evrensel sanat değerlendirmesi ölçütleriyle konuşursak daha ziyade vasat düzeyde bir yapıtlar topluluğunu ortaya koymuş bulunuyor. (Ancak, büyük ustanın bilinegelen benzersiz bir çizme rahatlığını ve desen gücünü yansıtan gençlik dönemi desenlerinden bir bölümü yine de dikkat ve hayranlık çekici.)

Sanat yapıtının biricikliği

Batı ülkelerinde öteden beri sanat-kültür dünyasının destekçiliğini zevk sahibi varlıklı insanların yaptığı bilinir. Kentsoylu toplum katmanının sanatsal yaratıcılığa ve etkinliğe epeyce bir anlayarak ilgi gösterişinin yanı sıra bunların arasından varlık durumu daha uygun olanların maddi destekçiliği benimsediği de uzaktan takdirle izlenir. Bizdeki iş dünyasının bazı kesimlerinde de benzer bir sahipleniciliğin ortaya çıkışı ilginç bir gelişmedir. 'sponsorluk' falan gibilerden bir toplumsal kültürel işlevin ortaya çıkışına tanıklık edilmeye başlanıyor. Bu destekçilik ve benimseyiciliğin geniş kapsamlı uluslararası sergileme işlerini de gündeme alışı memnuniyet verici bir olay. Böylece eksiklere, gediklere karşın Picasso ve Dubuffet İstanbul'a hoş gelmiş oluyorlar.

Bu vesileyle, bir plastik sanat yapıtının aslını görmenin önemi ve keyfi üzerinde biraz durabilme fırsatı yakalıyoruz. Kitap basılarak çoğaltılır; sinema filmi zaten çoğaltıldıktan sonra defalarca gösterilme mantığına göre hazırlanmıştır. Müzik sanatının yapıtları, radyo-televizyon, plak-CD ve en son yayın sistemi olan bilgisayar aracılığıyla dinleyicinin ve tüketicinin kulağına iletilir. Oysa plastik sanatların ürünü olan resim ve heykel, sadece bir tanedir. Klonlamayı düşündürtebilecek türden modern yöntemlerin falan da sanat eserinin bu ''biricik'' liğini ortadan kaldırması olanak dışıdır. İzleyicinin bunu en azından kafasında canlandırabilmesi için reprodüksiyon tekniklerinden, fotoğraf dünyasının olanaklarından yararlanılmasına çalışılır. Ancak, aslı birkaç metrekare yüzeylere yayılmış bir büyük yapıtı, meraklısı bir izleyici için, kitap ya da kartpostal boyutunda bir fikir vericiliğe indirgemek aslında çok yetersiz kalıyor. Öte yandan, heykel olayındaki üç boyutluluğun bir küçük resim sayfasına sığdırılarak anlatılabilmesi çok zordur. Buna göre bir plastik sanat ürününün o tek, tekil, biricik olan aslını görebilmenin ne denli önemli olduğu ortaya kendiliğinden çıkıyor.

İşlenmeden dışa vurulmuş imgeler

Hatası ve sevabıyla birlikte iki önemli çağdaş sanatçıdan toplamda iki yüzü aşkın yapıtın asılları birkaç aylığına el altındadır. Gidiniz; görünüz onları. Elinizle dokunmasanız bile, ruhunuzla okşayın bu yapıtları. Büyük Picasso'nun, henüz on beş yaşındayken gürleyerek dışa vuran dehasını sergileyen Barselona'daki o nefis müzeden gelmiş birkaç gençlik yapıtının önünde diz çökünüz.

Picasso sanat dünyası dışında da çok bilinen, popüler ve medyatik bir şöhrete sahipti. Buna karşılık, Dubuffet, sadece sanat dünyası insanlarının bildiği ve yücelttiği bir büyük adamdır. Kendisine varsıllık sağlayan şarap ticaretini bırakıp kırk küsur yaşından sonra resim sanatına gelmiş bir otodidakttır Jean Dubuffet. Geçen yüzyılın ortalarında çağdaş sanatın tüm oyunlarının oynandığı ve tüm kurallarının yerleştiği varsayılan bir dönemde tüm anlatım yöntemlerine karşı çıkmayı becerecek müthiş bir beyin gücüne ve entelektüel birikime sahipti. Doğadan ve insanın içinden fışkırdığı gibi hiç işlenmemiş (brüt) haliyle dışarı vurulmuş imgelerin şiirsel bir sentezinin peşindeydi. (Dubuffet'nin o olağanüstü Paris-Georges Pompidou sergisinin, hayranlık dolu izlenimlerini, bir yazımızda Cumhuriyet okurlarıyla paylaşmış olduğumu anımsıyorum.)

Buna karşılık Picasso ile ilgili olarak çeşitli dillerde bol miktarda yazma, konferans ve TV söyleşilerinde konuşabilme fırsatı bulmuşumdur. Kendisini etten kemikten, kısa süreli bir rastlaşma çerçevesinde de olsa, tanımış bulunmanın onur verici ve zevkli anısını hep içimde yaşatmışımdır. Bundan önceki dönemlerde sadece birkaç deseniyle de olsa, Picasso yapıtlarının Türkiye'de sergilenişinde okurlara ''gidiniz görünüz'' mesajları veren bir şeyler yazdığımı da hatırlıyorum. Medyatik ve güncel olayların peşinden bir çeşit vazife gibi koşan İstanbul insanlarının adı çok geçen bir yerde bulunma dürtüsüyle Emirgan'daki köşkün salonlarını dolduracağından emin olunabilir. Tümü gerçek sanat meraklısı, resimden anlayan kimseler olmayabilir. Az sayıdaki daha iyi niyetli meraklıların ise hele daha önce asıllarını hiç görmemişlerse, bu kadar çok Picasso'nun İstanbul'da duraklamasından büyük mutluluk duyacağı kesindir. Yazıya Stravinsky ile girmiştik. Metnin sonunda da Stravinsky-Picasso yakınlığının altını çizelim. Bu iki dâhinin kendi dallarında evrensel ölçekli geniş ufuklar açışlarındaki benzerlikler, uzunca dönemler tartışılmış ve yorumlanmıştır. Resimde ''Les Desmoiselles d'Avignon'' çok değişik ve hınzır bir şeylerin başlayışının işaretiydi. Müzikte ise Ateş Kuşu-Petruşka dizisiyle gelişip, 'Bahar Ayini' ile doruğuna ulaşan benzersiz değişimcilik oyunu, üzerinden yüzyıla yakın zaman geçtikten sonra, hâlâ hayranlıkla hatırlanmaktadır. Bu çok büyük adamların anılarına derin saygıyla...

18 Aralık 2005

The Movies



Imagine you could make any movie you wanted to. Imagine you could pluck someone from obscurity and make him or her the hottest star in Tinseltown. Imagine that you had control of an entire movie studio, competing with others to create a string of box office smashes. Imagine being able to use your judgement alone, deciding whether success lies with epic action pictures or lots of low budget, hammy 'B' movies.


İnanamıyorum..! Sıkıntıdan kendime oynamak için yeni bilgisayar oyunları ararken galiba dünyanın en enteresan -ve kuvvetle muhtemel en güzel- oyunlarından birini buldum; The Movies.

Özetle oyun şu; 1925 yılından başlayarak 2005 yılına kadar geçen zaman çizgisi üzerinde yönetmen, yetenek avcısı da ya da prodüktor olarak bir film stüdyosu kuruyor ve film üretiyorsunuz. Ürettiğiniz filmlerle para kazanıp, yeni filmler yapıyorsunuz. Yani tam anlamıyla bir "Film Prodüksiyon Simülasyonu"!

Oyundan görüntüler de inanılmaz güzel üç boyutlu sahneler içeriyor, tabi bu da oyunu oynamak için oyun canavarı bir bilgisayara ihtiyaç duyulacağı anlamına geliyor.

Ben koşarak oyunu bulmak üzere ufukta kayboluyorum, oynadıktan sonra daha ayrıntılı yazacağım ama o zamana kadar bekleyemem diyenler Fatih Tiryaki'nin TrGamer'daki "The Movies" incelemesini okuyabilirler.

Bu arada The Movies'in oyun tasarımcıları arasında en önde gelen isimlerinden ve "God Games" tabir edilen tarzın (Black&White mesela..) babalarından birisi olan Peter Molyneux oyunu olduğunu da söylemek lazım. Yani artık Sid Meier öldü -ki ben hala Pirates oynuyorum- yaşasın Peter Molyneux..!

Linkler :
The Movies Official Site
Lionhead Studios The Movies Site

15 Aralık 2005

Güneş Kafalı Adamlar



"Önceleri ne Ay ne de Güneş varmış.
İnsanlar havada uçar dururlarmış.
Uçarken de çevrelerine ışık saçarlarmış."*


Sır adamlar, göğe uçan kuyruklu insanlar, kozmik yolculuklar, bedensel başkalaşımlar. Atlas'ın Aralık sayısında Servet Somuncuoğlu'nun fotoğraflarıyla süslediği "Şaman İzler, Saymalıtaş, Orta Asya'daki Bilinçaltımız" başlıklı yazıyı görünce aldım dergiyi. Orta Asya figürlerine olan merakım aslında çok da eskiye gitmiyor, Mehmet Siyah Kalem hakkında burada yazalı da çok fazla olmamış ama Pagan ritüelleri ve Şaman törenleri hep ilginç geldi bana...

Somuncuoğlu'nun gezi yazısı Kırgızistan'ın Tanrı Dağları'nda 3 bin 500 metredeki bir vadideki granit taşlara oyulmuş Saymalıtaş kaya resimlerinden bahsediyor. Ya da resim değil, "Petroglif" demek daha doğru galiba; Petroglif yazı öncesi dönemin yazı dili imiş..?

Konu çok ilginç ama yazıyı pek doyurucu bulmadım açıkçası, yazar ortam ışığının değişkenliği ve kayaların parlak yüzeyleri nedeniyle fotoğraf çekmenin zorluğundan da bahsetmiş ama bir türlü Saymalıtaş'da olduğumu canlandıramadım gözümde...

Yazıyı okurken, aslında daha çok yüzyıllar önce kayalara kazınmış şaman figürlerini -üçgen formlu hayvanlar, kuyruklu ve güneş kafalı insanlar, gamalı haç, yılansı boynuzlar, ejderhalar ("Acırğa" lar), gezegenler(?), spiraller ve çiftleşen(!) insanlar - incelerken bir süre önce seyrettiğim ve Gobi Çölü'nde yaşayan bir Moğol aile ile ilgili belgesel olan "Ağlayan Devenin Öyküsü"nden bir sahne geldi gözümün önüne; Çölde yaşayan aileler dua etmek için çıplak bir yükseltinin tam ortasına diktikleri bir direğe mavi -ki maviyi doğadan elde etmek ne zordur- kumaş parçaları bağlayarak paganist bir tören yapıyorlar;



Biz Moğollar doğaya ve onun ruhlarına saygımızı sunuyoruz,
Bugün insanoğlu, hazineleri için yeryüzünü alt üst edip duruyor,
Bu yüzden bizi kötü havalardan ve hastalıklardan koruması gereken ruhlar kaçıyor. Yeryüzünde yaşayan son nesil olmadığımızı unutmamalıyız.
Şimdi bağışlanmak için dua edeceğiz,
Böylece ruhlar geri dönecek.
...


Sonuçta kafa karıştırmaya gerek yok, herşey net; Doğaya saygımızı sunuyoruz, güneş kafalı adamlar gökyüzünde uçuyor ve günler geçiyor şu hayatta...

Ve bu yazının özeti şu aslında; Güneş kafalı bir adam olup -tercihen- kedi bedeninde gökte dolaşmayı istiyorum şu anda diğer şamanlarla...

* Gecename, Altay Türk Efsanesi

14 Aralık 2005

Vega | Hafif Müzik

Mecburen evde geçirilen günlerin sayısı arttıkça dışarı çıkmak pek bir kıymetli oluyor, insan türlü bahaneler yaratıp bir yarım saat de olsa dışarıda olmanın değerini daha iyi anlıyor.



İşte böyle mecbur günlerden bir sonraki mecbur gündü bugün... Müzik kanallarında bu aralar sürekli yayınlanan Vega'nın "Serzenişte" adlı klibini seyredince haberim oldu grubun "Hafif Müzik" adlı yeni albümünün yayınlandığından. Ve bu mecbur günün kaçışı da Vega oldu tabi, öğleden sonra kaçıp aldım "Hafif Müzik"i...

Klip ve albümün grafik tasarımını çok beğendim, bir iki kelam etmek isterdim ama sanırım az önce bunu yapmayı daha sonraya erteledim kendi kendime. Müziğine ise bence diyecek birşey yok, grubu dinleyenler bilirler; Beğenen zaten beğeniyordur.

Neyse yani özetle albüm alındı, hemen itina ve tabii ki ITunes'un yardımı ile en kalitelisinden (Tabii ki 320Kbps) Mp3'e dönüştürülerek iPod'umun hafızasında Vega şarkıları için özenle ayırdığım silikon hücrelere depolandı ve keyifsiz beklemeler ve keyifli yolculuklarda dinlenmek üzere yerini aldı.

"Serzenişte" zaten çok güzel bir şarkı, "Elimde Değil" ve "Yok" da ilk dinleyişte beğendiklerim oldu bakalım biraz daha dikkatli dinleyince favori listem değişecek mi? Ha bir de "Ankara" diye bir şarkı var, adı üzerinde işte; "Ankara"...

Link:
Ideefixe : Vega | Hafif Müzik

8 Aralık 2005

Mavi Ay

Bu sene grip aşısı olduğumdan bu yana geçirdiğim üçüncü orta ve yüksek şiddetli grip yüzünden son birkaç gündür televizyon karşısında bolca ve hem de -maalesef- ayık olarak vakit geçirmek zorunda kalınca yıllar sonra tekrar yayınlanan çocukluğumun en önemli televizyon dizilerinden Mavi Ay'ı izleme fırsatını buldum.



Mavi Ay'ın angi yıl(larda) yayınlandığını hatırlamıyorum ama televizyon dizilerinin pek kıymetli olduğu çocukluk yıllarıma doğru geriye dönüp düşününce "Atlantis'den Gelen Adam" ve "Kökler" ile birlikte ilk aklıma gelen üç diziden biri oldu. Deniz aktiviteleri ile olan yakınlığımı düşününce Atlantis'den Gelen Adam'ın bende pek iz bırakmadığı ortada, Kökler dersek zaten hayal meyal hatırlıyorum ama tekrar seyredince Mavi Ay'ın ve özellikle şımarık oğlan çocuğu kıvamındaki cevval hafiye David Addison (Bruce Willis) karakterinin üzerimde fevkalade etkisi olduğunu farkettim. Şimdi denilebilir ki; O kadar dizi, o kadar uçan kaçan adam gibi karakter varken bu zibididen mi etkilendin o çocuk kafanla..! Ama insan beyni böyle birşey, hangi reseptörleri kapatıp hangi bilgiyi ne kadar saklayacağımız konusunda pek bizimle ekip çalışmasına yatkın olduğu söylenemez, o genelde tek başına çalışıyor... En azından benimki öyle...

Tabi dizide bir de "Maddie Hayes (Cybill Shepherd)" müessesesi var ki, bir kadın nasıl bu kadar entersan bir güzelliğe sahip olabilir yıllar sonra yine bilemedim..! Ve fakat vurgulamadan da yapamayacağım, dizinin ilk yayınlandığı yıllarda hiç farketmemiştim ya da en fazla çocuk kafamla "Yahu kadın nasıl böyle ışıl ışıl bakıyor" filan demişimdir ki dizide Cybill Shepherd'in sadece ve sadece tek başında olduğu kadrajlarda adamlar yıldız filtre denen görüntüyü yumuşaklaştırıp, ışıkları dağıtan bir filtre kullanmışlar ve bu yüzden Maddie Hayes öyle melek gibi ışıl ışıl görünüyormuş yahu..! Boşuna demiyorlar televizyona aptal kutusu diye, işte kutu işte aptal... Yani ben..!



Neyse, bu yaştan sonra yapacak birşey yok, bari iyileşene kadar Mavi Ay'ın diğer bölümlerini de izleyeyim de en azından David Addison'un kötü alışkanlıkları varsa üzerimde etkili olan onları tespit edip kurtulmaya çalışayım!

iMeeting

Bugün yayınlanan Resmi Gazete'nin mükerrer sayısındaki kanun hükmündeki kararname ile tüm devlet ve özel sektör kurumlarında yapılan toplantılar sırasında iPod kullanımı serbest bırakıldı.

Bugün katıldığım ve yaklaşık bir buçuk saat süren toplantıda düşündüm bunu... Toplantı odasına girilse, herkes toplantının başlama saatinde kendi iPod'unun kulaklıklarını kulağına taksa ve toplantı bitene kadar yüksek sesle istediğine istediğini söylese..? Nasılsa herkesin kulağında kendi kulaklığı var, herkes istediğini söylebilirken istediğini de dinleme özgürlüğüne sahip olacak böylece!

Evet bu kanun hükmündeki kararname bugün yürürlüğe girdiğine göre bundan sonra saatlerce sürecek toplantılara daha rahat katlanabilirim, yeter ki toplantıdaki herkesin kulağında beyaz kulaklıklar olsun...

Prag*Prague*Praga*Praha ha ha!



Prag serisi, Prag üzerine Türkçe bir blog ile devam ediyor;

Prag*Prague*Praga*Praha ha ha!
"ve Çek Cumhuriyeti ve ondan şundan bundan"

6 Aralık 2005

Opel Astral Time Traveller

Yaklaşık iki hafta kadar önce kullandığım otomobilin aküsü bitti. Tabii ki akü durup dururken bitmedi, bu aralar aklım/kafam pek yerinde olmadığı için arabanın farlarını bütün gün açık unutup akşam yanımda bir Alman bir de Fransız'la geri döndüğümde halim gerçekten görmeye değerdi.

Bir Alman, bir Fransız ve bir Türk'den oluşan grubumuzun ilk şaşkınlığı atlatması uzun sürmedi çünkü inanılmaz bir yağmur yağıyordu. Kısa bir süre sonra kısa çöpleri çeken Alman ve Fransız arabayı itmeye başladılar, ben de içeride arabayı "Second gear..! Nowww!" sesleri arasında çalıştırmaya uğraşıyordum.

Her neyse sonuçta araba çalıştı, bir Alman, bir Fransız ve bir Türk'den oluşan ideal fıkra ekibi olarak yeni maceralara doğru yola çıktık ve bu mevzu ertesi gün birkaç gülüşmeden sonra unutuldu.

Unutuldu ama arabanın aküsü bittiği için orta konsoldaki sayısal saat ve tarih göstergeleri de sıfırlandı. Yani aslında saat sıfırlandı demek daha doğru çünkü tarih göstergesi 1 Ocak 1997'ye döndü.

Kol saati kullanma gibi bir alışkanlığım olmadığı için hemen arabanın saatini ayarladım ama tembelliğimden tarihe dokunmadım o gün...

Ve dün tarih göstergesine baktığımda 11 Ocak 1997'yi gösterdiğini farkettim, akü macerası da ilk anda aklıma gelmediği için acaba arabam bir tür zamanda seyahat gemisine mi dönüştü diye düşündüm..? Ancak önce aynadan kendime ve ardından cep telefonumun tarihine bakınca kendime geldim ve akü bittikten sonra tarihi ayarlamadığımı hatırladım! Ve bir an düşündükten sonra iyi ki ayarlamamışım dedim kendi kendime; Çünkü iki gündür arabaya binince tarihe bakıyorum ve tam o olarak o gün nerede olduğumu ve neler yaptığımı hatırlamaya çalışıyorum! Başarılı olabiliyor muyum..? Henüz gün bazında değil ama dönemsel anılar getirebiliyor beynim geçmişten bu tarafa ama denemeye devam edeceğim tabi, zamanda yolculuğun kolay olduğunu kim söyledi ki zaten..?

1 Aralık 2005

Ve...



Ve hayat... Hergün yavaşça ve pür dikkat geçtiğin yollar ve virajlardan saatte yüzkırk kilometre süratle geçmek...



Ve alkol... Keyifli dostalarla geçen akıllı sohbetler ve ardından yapayalnız son sürat eve -aslında hiçbir yere- dönerken hayatını kurtaran trafik işareti...



Ve yalnızlık... Sadece trafik işareti, annen ve birkaç eski dost -sadece en en en eskiler- ağlar büyük ihtimalle ardından...

28 Kasım 2005

Depeche Mode | Precious

Angels with silver wings
Shouldn't know suffering
I wish I could take the pain for you

If God has a master plan
That only He understands
I hope it's your eyes He's seeing through

Things get damaged
Things get broken
I thought we managed
But words left unspoken
Left us so brittle
There was so little left to give

I pray you learn to trust
Have faith in both of us
And keep room in your hearts for two


Sürekli dinliyorum... Dinliyorum ve mırıldanıyorum bir dua gibi...

20 Ekim 2005

Shri Live & Burhan Öçal

Tanıtım broşürünü tam olarak okumadığım için sanırım; Konsere giderken bir Burhan Öçal şovu içerisinde Shri Live'ı da izleyeceğimi düşünmüştüm. Oysa son derece net bir şekilde yazıyormuş; "...Hint kökenli bas sihirbazı Shri, özel konuğu Burhan Öçal ile buluşuyor"

Dün gece izlediğim "Shri Live & Burhan Öçal, Ritim Ustalarının Buluşması" konserinden bahsediyorum. Kalıptan çıkma bir cümle olacak ama yine de yazacağım; Shri Live, zaman zaman Burhan Öçal'ın da katılımıyla inanılmaz bir gösteri sergiledi. Gösteri diyorum çünkü izlediğim şey bir konser değildi özellikle Shri Live'ın vokalisti Rags ve tabii ki Shri'nin performanslarını düşününce.



Ancak "Doğal/Hakiki Entellektüel" Sayın Zındırzımba'nın da tespit ettiği gibi Burhan Öçal ile Shri Live'ın beraber sergilediği performans için iyi demek pek de mümkün değil açıkçası, ayrı ayrı değerlendirdiğimizde hem Shri Live hem de Burhan Öçal inanılmaz keyif verdi ama beraberlerinde -belki de dün geceye has- bir kan uyuşmazlığı vardı...

Shri Live'den "Son yıllarda İngiltere başta olmak üzere tüm Avrupa'yı etkisi altına alan Asya Kültürü'nü günümüz standartlarıyla buluşturan..." ve benzeri süslü birçok cümleyle bahsediliyor. Ortada bir kültür buluşması gerçekten var, Shri beslendiği kültürünü batılı grup arkadaşlarıyla inanılmaz keyifli bir şekilde sundu konser boyunca ama grubun iki vokalisti ilgimi çekti en çok: İnanılmaz bir sahne hakimiyeti olan -sanırım İngiliz- Rags, Hint kıyafetleri ve rahatlığıyla "Batı"nın "Doğu"dan duyduğu heyecanı, Batılı kıyafetler içindeki Hintli vokal Hema Jani ise ürkek tavırları ve acılı/yanık/ürkek ama çok daha etkileyici sesiyle "Doğu"nun "Batı"ya öykünmesininin göstergesi gibiydi...



Ve son olarak şunu düşündüm; Maalesef "Müzik kulağı" denilen şeye sahip değilim, kafamın her iki yanında yapışık duran iki şeye olsa olsa en fazla sıradan iki "İnsan kulağı" denilebilir. Ben bile bu müziği dinlerken bu kadar heyecanlanıyorsam, müziğin teorisini bilenler/müzik kulağı olanlar ya benim duyamadığım sesleri de duyuyor, kulağımdan kaçan ayrtıntıları da yakalıyorlarsa..?

Kıskanıyorum...

19 Ekim 2005

Uyuşmak

"... cemaatin (cemiyetin) şefkatli elini hissetmek, cemaatle uyuşmak büyük bir zevktir. Bedeli ise yaratıcılığınızdan, değişik fikirlerinizden vazgeçmektir. Cemaatin içinde sırt sıvazlamak, erkek cemaati, kendi cemaatiniz, iş arkadaşlarınız vardır."

Akşam Gazetesi'nde Serdar Turgut'un Orhan Pamuk'la yaptığı ropörtajdan alıntı.

Love Her Madly | The Doors

Don't ya love her madly
Don't ya need her badly
Don't ya love her ways
Tell me what you say

Don't ya love her madly
Wanna be her daddy
Don't ya love her face
Don't ya love her as she's walkin' out the door
Like she did one thousand times before

Don't ya love her ways
Tell me what you say
Don't ya love her as she's walkin' out the door

All your love
All your love
All your love
All your love

All your love is gone
So sing a lonely song
Of a deep blue dream
Seven horses seem to be on the mark

Yeah, don't you love her
Don't you love her as she's walkin' out the door

All your love
All your love
All your love

Yeah, all your love is gone
So sing a lonely song
Of a deep blue dream
Seven horses seem to be on the mark

Well, don't ya love her madly
Don't ya love her madly
Don't ya love her madly

Dinliyorum : "Stoned Immaculate: The Music of The Doors"

12 Ekim 2005

Alçak Uçuş

Kahramanımız tek motorlu Cessna 400 otomobili ile alçaktan uçarken kendisine gökyüzünde Çin ejderhalari ve balik figürleri çizerek uçan kuş sürüleri ile akşam yemeği olarak tarla fareleri arayan yalnız şahinler eşlik etmektedir.

Henüz ikiyüz gram kavrulmuş fındık içi yenecek kadar mesafe gidilmişken uyku açıcı birşeyler içmek ve yolun anılarını hatırlamak üzere mola verilmiştir.

8 Ekim 2005

Amat | İhsan Oktay Anar - Sonrası...

Kitap yayınlandığı öğrenildiğinin ertesi günü satın alınmış, satın alındığının ertesi günü ve neredeyse bir tam gün sonra okunmuş ve bitirilmiştir. Ve tabii ki bunda tam da hafta sonuna denk gelen ve feci halsizlik ve boğazda yanma belirtileri ile hayatı zindan eden gribal enfeksiyon nedeniyle evde karantina altında olmanın da etkisi olduğu yadsınamayacaktır...

Ve bu halsizlik ve yarı uyku halinde yapılan yanlışlar suratına buz haline getirilmiş kocaman bir kartopu gibi patlayıp da bir an için nefessiz bırakınca "Kendimi tutmalıydım ama aldığım ilaçlar beni sersem gibi yapmıştı!" diyerek hastalığın arkasına sığınılmaya çalışılacak ama artık geçip gitmenin vakti geldiği de sonunda anlaşılacaktır.


İhsan Oktay Anar'ın tüm kitaplarını okudum, bir önceki yazımda da yazdığım gibi Puslu Kıtalar Atlası için okuduğum en iyi kitap diyebilirim. Ardından yayınlanan Kitab-ül Hiyel'i de benzer bir keyifle okudum ama Efrâsiyâb'ın Hikayeleri'nden aynı keyfi almadığımı söylemeliyim.

Amat'ı nasıl bir heyecanla gidip aldığım ve okumaya başladığım malum, aynı heyecanla da bitirdim. İlk sayfaları geride bıraktığımda yıllar önce (1990 ya da 91 yılı olsa gerek..?) Metin Kaçan'ın Ağır Roman'ınını okuduğumda hissettiklerimi düşündüm. Metin Kaçan, Ağır Roman'da sadece karakterleri değil anlatıcıyı da olayların geçtiği bağlamın diliyle konuşturmuştu. Kitabı okurken buna önce çok şaşırmış, ama yazarın inanılmaz akıcı anlatımı ve hikayenin sürükleyiciliği karşısında anadilimin daha önce hiç duymadığım kelimeler ve cümlelerle bu alternatif kullanımına ilk sayfalardan sonra alışmıştım.

Anar'da Amat'da Kaçan'ın Ağır Roman'daki tarzına benzer şekilde çıkyor karşımıza; Nefessiz bir denizcilik jargonuyla okuyucuya çoğu zaman açıklama yapma gereği bile duymadan hikayesini anlatıyor ve kahramanlarını konuşturuyor. Kitapları okurken olayların geçtiği mekanları, kahramanları, detayları hayalimde canlandırma ("Hayalimde somutlama" daha iyi tanımlıyor bu durumu aslında...) alışkanlığımdan olsa gerek itiraf edeyim önce biraz zorlandım. "Rüzgar yıldız tarafından eserken orsa çeken iki fırkateyn, yelkenlerini istinga etmiş ve burnu güneydoğusuna dönük olan Amat'ın kemere hattında, beş gomina kadar açıktaydı." cümlesinin betimlediği nasıl bir resimdi, "orsa çekmek, istinga etmek, kemere hattı" ne demekti ve "beş gomina" ne kadarlık bir mesafeyi tanımlıyordu? Kısa süren bir tereddütten sonra kendimi hikayenin akışına bıraktım, bir masal okuduğumu düşünerek Anar'ın cümlelerinden kendi resimlerimi çizdim kafamda, sonuçta beş gomina dediğin şey bir gominanın beş katıydı :)

Hikaye
Gelelim hikayeye... Amat'ı bir cümlede nasıl anlatabilirim diye düşünüyorum kitabı bitirdiğimden beri, mesela "Ölümsüzlük hakkında bir roman" desem anlamlı olur mu ya da "Alternatif bir dinler efsanesi" denilebilir mi bilmiyorum. Anar kitapta İsrafil'den Nuh'a, Süleyman'dan Kırmızı Başlıklı Kız hikayesine pek çok gönderme yapıyor ve hikayenin tamamını deşifre etmek de bu yüzden biraz zaman alacak gibi görünüyor. Kitap daha yeni yayınlandığından olsa gerek, nette de hakkında tanıtım yazısı dışında pek birşey bulamadım (Aslında sadece Google Efendi'ye buyurdum o aradı). Bu noktada Ogo'nun ve kitabı okuyan ya da okumaya niyetlenen diğer arkadaşların izlenimlerini de çok merak ediyorum doğrusu...

Bu yazıyı yazdığımın ertesi günü Hürriyet Gazetesi Pazar Keyif ekinin "Kitap/Haftanın Yenileri" sayfasında Ayşe Gür'ün Amat ile ilgili olarak yazdığı tanıtım yazısına rastladım. Ayşe Gür de Amat üzerine konuşmanın zorluğundan bahsediyor;

"Yazarın diğer eserleri gibi bunu da anlatmak zor. Bu yazıyı yazmak için büyük bir hızla okudum romanı; Dönüp dönüp tekrar okuyacağımı biliyorum. Çünkü binlerce farklı şekilde okunacak romanlardan biri "Amat". Bir gemicilik ve deniz romanı gibi, bir Tevrat hikayesi gibi, bir semboller denizi gibi, bir macera romanı gibi okunabilir, kim bilir İhsan Oktay Anar'ı sevenler onu daha nasıl okuyacaktır. Ama kimseyi hayal kırıklığına uğratmayacaktır."

Kapak Tasarımı
Kitabın kapak tasarımı Suat Aysu tarafından yapılmış; Tüm kapağı önden arkaya saran kırmızı ağırlıklı doku ve arka kapakta bu dokuya yedirilmiş remil falı figürleri kaplıyor. Ön kapakta yukarıdan aşağıya yazarın adı, kitabın adında sonra ana figür olarak bir ambarlı kalyon minyatürü (1720, Sûrname) kullanılmış. Arka kapakta ise sadece tanıtım yazısı var.

Bir önceki yazımda da kullandığım kitabın ön kapağını kitap sitelerinde gördüğümde beğenmiştim ama kitabın kendisini evirip çevirdiğimde kitabın adının ve kalyon minyatürünün seçilen fonda kaybolduğunu farkettim. Belki de seçilen fonttan ama dün kitabı almaya gittiğimde, kapağı daha önce görmüş olmama rağmen raflarda pek de kolay bulmadım; Yazarın ve kitabın adı bence kolay okunamıyor/seçilemiyor.

Kapakta tek figür olarak kullanılan kanyon minyatürü ise bence çok doğru bir seçim olmasına rağmen arka fon içerisinde kaybolmuş, minyatürün perspektifsizliği içerisinde yazarın adı, kitabın adı, minyatür ve yayınevinin adından hiçbirisi kendisini öne çıkaramamış, fon-ön plan ilişkisi doğru kurulamamış.

Minyatür mü..?
Bunların ötesinde kapakta kullanılan minyatürü biraz daha yakından inceleyince bu sanat ile ilgili olarak da bir okuma planı yapmaya ve ardından da bir yazı yazmaya karar verdim; Bana hep ilginç gelmiştir, bir yandan resmin/tasvir etmenin din tarafından yasaklanmasına boyun eğip diğer yandan da biraz da ulemâyı kandırırmışcasına tamamen insanın dünyayı algısına aykırı bir resim teorisi yaratıp, -bence- inanılmaz güzellikte ve son derece naif, bebeksi yüzlü adamlar olarak resmedilen orduların kanla kazanılmış zaferlerinin kağıda dökülmesi... Seçilen renkler, perspektifsizlik ve tıpkı Anar'ın yaptığı gibi kenardan köşeden göndermeler (Örneğin Kanunî Sultan Süleyman'ın cenaze töreninin tasvir edildiği minyatürde Mimar Koca Sinan'ın gözlerden uzak bir köşede mezar için ölçü alması gibi) bu yasak-savmak üzere tasarlanmış kurallarla yapılan resimlere bakan izleyicilere tıpkı bir masal okur gibi kendi hayal güçlerini kullanıp resimlenen olayları kendilerince tasvir etme şansı veriyor gibi geliyor bana.

Ve Bir Tavsiye
Ve minyatürler, Kanunî, Mimar Sinan demişken işte bir kitap tavsiyesi daha; Mimar Sinan, Kanunî dönemi ve İstanbul'un silüetinin nasıl tasarlandığına, Mihrimah Sultan Camii ve bir sanatçının/yaratıcının aşkını nasıl ifade ettiğine dair geçmişle bugün arasında gidip gelen müthiş bir roman. Yazarken bile tekrar okumak için heyecanlanıyorum..!



Işıkla Yazılsın Sonsuza Adım, Mehmet Coral
Doğan Kitap, 2001

"Bir gün mutlu padişahın başmimarı olan Abdülmennan oğlu Sinan, güçsüz bir ihtiyar olunca, tarih sahifesinde ad ve şan bırakarak, hayırlı duayla anılmasına vesile olmak üzere, kırık kalpli, değersiz, düşkün olan bu duacı Sai'den, nazım ve nesir olarak, hatıralarını yazmamı dilediler. Elinden geldiğince, bana büyük bir huzur ve sevinç kaynağı olan bu kırık ezgili armağanı hazırladım..."

"... Sinan'ın hacimlerinde yarattığı sessiz şiirin dizelerinde arıyorum, kuracağım yeni dünyanın sütunlarını. Yapıtlarında zamanı durdurur. Sinan. Anı yoktur o mekanlarda. Zamanı geriye doğru sayamazsın. Çünkü kavramsal olarak mevcut değildir. Hiç olmamıştır..."

Mimar Sinan'ın romanı... Tarihin ateşinde yanan kahramanların, koşut kurguyla, günümüzden geçmişe dek uzanan kozmik bir çizgide gelişen olağanüstü serüveni... Umarsız bir aşk ve şaşırtıcı bir son...

(Arka Kapak)

6 Ekim 2005

Amat | İhsan Oktay Anar

Kitapları bana hayaller kurduran, yıllar sonra bile en sevdiğim kitap sorulduğunda aklıma ilk gelen "Puslu Kıtalar Atlası"nın yazarı İhsan Oktay Anar'ın yeni kitabı "Amat"ın yayınlandığını az önce Pınar'ın sayesinde öğrendim ve yarın ilk fırsatta gidip kitabı alana kadar tanıtım yazısını buraya koymaya karar verdim.



"Olağanüstü" dünyaların yaratıcısı İhsan Oktay Anar yine, tarihin gizemli sayfalarını aralayan, adeta masalsı; ironik ama derin felsefi anlamlar yüklü, şaşırtıcı, sürükleyici bir romanla çıkıyor karşımıza...

Aynalar, atlaslar, okunması yasak sır dolu kitaplar, savaşlar, gülleler, yeniçeriler... üç direkli, iki güverteli ve 58 toplu bir kalyonda ilâhî düzeni bozmaya meyyal bir kaptan, karanlığa ve kırmızı atlasa sarılı bir deniz seferi...

Kıyıda ise üç direkli, iki güverteli ve 58 toplu bir kalyon, o karanlıkta usturmaçalarını puta edip iskeleye palamar vermişti. Yelkenlerin sarılı olduğu serenler hisa edilmiş ve tez zamanda yola çıkacağını ilân için mizana direğine mavi bayrak çekilmişti. Esrarengiz adam, kalabalığı yarıp elinden tuttuğu İsrâfil'le iskeleden gemiye doğru yürümeye başladı. Kalyonun dikmesinin palangalarına asılan ve tıraka tutan gemicilere vardiyan, Yisa, sizi gidi sütü bozuk sünepeler! Yisa beraber! Varda ruhsuzlar! Varda! Bre aman! Laşka! Laşka!? diye feryat ediyor ve hurçların, sandıkların ve fıçıların ambarlara usûlünce istifine nezaret ediyordu. Güneşin doğmasına 7 saat kala esrarengiz adam, sürme iskeleden kalyonun çukur güvertesine çıkmak istedi. Fakat eline ne kadar asılırsa asılsın Eşek İsrâfil yerinden bir türlü kımıldamıyordu. O karanlıkta eline son bir kez daha asılıp Gel yâ mübarek diye nida eyledi. Bunun üzerine çocuk her nedense inat etmekten vazgeçti. Ne var ki, sürme iskelenin kayganlığından dolayı düşmemek için midir, İsrâfil'in kuşağına 40-50 yaşlarında, iri yapılı, sırma işlemeli siyah kaput giymiş biri yapışmıştı. İşte bu adam kuşağı bırakıp küpeşteye tutundu ve güverteye ayak bastı. Bunun ilâhi düzenin bozulması demek olduğunu hiç kimse bilmeyecekti.

(Arka Kapak'tan)

4 Ekim 2005

Gandy Phoebus | Blips

Gandy Phoebus'un "Aynı yatakta yatmak güzel, ama aynı rüyaları görmüyoruz" konulu ödevi için hazırladığı canlandırma videolarına mutlaka göz atın! Ben "Plus" adlı çalışmayı beğendim!

Ödev hazırlamak için ne kadar keyifli bir konu..!

Link:
Gandy Phoebus

2 Ekim 2005

Med-Cezir | Elif Şafak **

Yazmanın sadece ya da temelde "yaratmak" anlamına geldiğini sanmak hayli nahifçe bir yanılgı. Yazmak aynı zamanda "yıkmak" demektir. Yaratmak kadar yıkmak da yazıya içkindir. İlle de her zaman insana bir şeyler katmaz, kazandırmaz yazı. Öyle zamanlar var ki verebileceğinden çok daha fazlasını talep eder senden. Vermezsen eğer, arsızlaşır, zorla alır ellerinden, benliğinden. Eksiltir çoğalttığı kadar. Parçalar bütünleştirirken dahi. Çekip alıverir ayaklarının altından dünyayı. Bir bakarsın boşluktasın, salınıyorsun, sarkaç misali. *



Elif Şafak'ın "Mahrem"i okuduğum en güzel roman olmadığı söyleyebilirim ama sıkılmadan okuduğumu hatırlıyorum bir de sonu ile beni şaşırttığını. Dolayısıyla yeni kitabı Med-Cezir'i almama sebep olan şey Elif Şafak okuru olmam değildi, her ne kadar gazetelerde söyleşilerini okumuş olsam ve "Bit Palas"ın enteresan tanıtım kampanyasını hatırlıyor olsam da Med-Cezir'i bunlar için almadım.

Med-Cezir'i en sevdiğim kitapçıdaki yeni kitaplar rafında farketmemi sağlayan şey kitabın adını desteklercesine sade ama çarpıcı bir şekilde tasarlanmış olan kapağıydı. Sürekli takip ettiğim kitap sitelerinde ya da gazetelerin kitap eklerinde kitaptan bahsedildiğine rastladığım hatırlamıyorum, içerisinde Eylül 2005'de yayınlandığı yazsada sanırım kitapçılara bile dağıtımı yeni yapılmış. İlk kez elime aldığım her kitaba yaptığım gibi Med-Cezir'in de önce ön kapağını, sonra sırtını sonra da arka kapağını dikkatle inceledim. Arka kapağında kitapla ilgili bir metin bulamayınca yine her zaman yaptığım gibi kitabı hafifçe ortasından kıvırdıktan sonra sayfaları önce doğru hızlıca çevirerek -ki bunu yaparken yeni kitap kokusunu içime çekmek çok hoşuma gidiyor- ön kapağın içinden başlayarak ilk sayfalara ulaşmak isterken kitabın bazı sayfalarının siyah renkte basıldığını farkettim.

Yazarın Aries, Radikal Kitap, Milliyet Sanat dergileri ve Zaman gazetesinde yayınlanmış yazılardan oluşan kitapta her yazının ilk sayfası siyah fon üzerine beyaz (renksiz) karakterlerle basılmış. Ve bu siyah sayfaların her birinin sağ üst köşesine bir Ay ya da daha doğrusu sırayla Ay'ın halleri (Hilalden dolunaya kadar...) eklenmiş.

İç sayfalardaki bu renk ve grafik tasarım oyunu kitabın üzerinde konuşulacakları "Kapak tasarımı"ndan çıkarıp "Kitap tasarımı"na getiriyor. İç kapak içerisindeki bilgilerden kitabın Semih Sökmen tarafından tasarlandığını öğreniyoruz. Daha önce de kapak/kitap tasarımı konusunun üzerinde konuşulmaya değer bir konu olduğundan bahsetmiştim ama Semih Sökmen Med-Cezir'de Türkiye'de basılan romanlarda pek de alışık olmadığımız ama görünce kitabın içeriğinden de ayrı olarak mutlaka kütüphanemde bulunsun diyebileceğimiz yeni bir algılama modu yaratıyor. Bu çok önemli çünkü bir anlamda artık yazarın ürününe bir kapak yapmaktan çok okuyucuya "yazarın ve tasarımcının ürünü" olarak bir kitap sunuyor.

Biraz araştırınca Semih Sökmen'in Metis Yayınları'nın kurucu ortağı olduğunu öğreniyoruz. Semih Sökmen kendi yayınevinde yayınladığı pek kitabın görsel ve teknik yönetmenliğini yapmış ama sanırım Med-Cezir'i farklı bir yere koyarsak kendisine de haksızlık etmeyiz.

Kitabın içeriğinden henüz bahsetmediğimden farkındayım çünkü kitabı okumayı bitirmeden tasarımı hakkında yazmak için sabırsızlandım açıkçası... Sürekli okuru olmadığımdan yukarıda da bahsetmiştim ama daha ilk birkaç yazıda bile Elif Şafak niye yazı yazdığını, dünyanın farklı noktalarında iç dünyası ve dış dünya ile ilişkilerini bazen alt cümlelerle zorlaşan ama okudukça kendine has anlatımı okuyucuya aktarıyor.

Kitaptaki yazılardan daha henüz yarısına bile gelmeden aktarmak istediğim pek çok detay -mesela bir şeylerden kaçılarak varılan ya da gün gelip de kendisinden kaçılan şehir ve devamı- ve Elif Şafak'ın Med-Cezir vesilesi ile öğrendiğim ilk kitabı "Kem Gözlere Anadolu" var ama Med-Cezir'in tamamını okuduktan sonra yazacağım.

* Med-Cezir, Elif Şafak
LXVII Med ile Cezir Arasında Bir Dem
Metis Yayınları, 2005

** Bu yazı yazıldıktan sonra edit edilmedi.

Link:
Metis Yayınları

1 Ekim 2005

Atmasyon Spekulatif : Uzayda sarapcilik ve turizm

Ogo, "Şarap mı..?" başlıklı yazıma da göz kırparak, dünyanın üçüncü uzay turisti Greg Olsen'in Kazakistan Baykonur Uzay Üssü'nden uzaya doğru yola çıkarken yanına asma fidanları da aldığının haberini veriyor..!