23 Aralık 2006

Yeni Yıl



İlgililerin yeni yılı kutlu olsun...

Otoportre

22 Aralık 2006

Yeni Görünüm

Yeni bir şablon seçtim bloga, malum yazacak çok şey birikti... Ama bu şablon biraz müdahale gerektirecek gibi, kolon genişlikleri, başlık vs...

Hayırlısı olsun...

9 Aralık 2006

Hagane no Renkinjutsushi | Full Metal Alchemist




- Alchemy cannot create something from nothing... It's a scientific technique that abides to the laws of nature.

- You can only create something of a certain mass from something with the same mass.

...

- To make something, you must present something of equivalent value.

...

- Are you able to perform a miracle like that with alchemy?


http://www.fullmetal-alchemist.com

5 Aralık 2006

Fotoğrafçı olarak Nuri Bilge Ceylan

Nuri Bilge Ceylan'ın filmlerini her karesi özenle çekilmiş ve arka arkaya birleştirilip film yapılmış fotoğraflar gibi hatırladım hep... Nuri Bilge Ceylan'ın film yapmadan önce de fotoğraf çektiğini röportajlardında okumuştum ama kendi web sitesinde "Turkey Cinemascope" başlıklı fotoğraflarını görünce gözlerime inanamadım...

18 Kasım 2006

Number 13, got a problem?



Mr. Schladorff hakem tarafından ringden çıkması için uyarıldığı sırada oyuncusuna şunları söylemektedir:

- Man is only born once and only dies once.
...

- Nothing else happens.

- Be philosophical.

...

- You're a descendant of Schopenhauer.

http://www.imdb.com/title/tt0475169/
http://www.bbc.co.uk/films/2005/11/30/13_2005_review.shtml
http://www.futuremovies.co.uk/review.asp?ID=441

17 Kasım 2006

http://ogomogo.com/blog/

Ogo'nun blogunda yine hareketlenmeler var, özellikle "Istanbul 360 from Galata Tower" başlığı altındaki Murat Germen'in Galat Kulesi'nden panoramik İstanbul görüntüsünü kaçırmayın! Malum Ogo Galata Kulesi hakkında Ceneviz'lilerden sonra söyleyecek en çok şeyi olan insandır şu hayatta!

10 Ekim 2006

"Am I Sugar Sensitive...?" ya da "Şekere Duyarlı İnsanlar Prozac Yerine Patates Yesinler"

İki gündür bu konuyla ilgili şeyler okuyorum ve uzun uzun yazmak istiyordum ancak vakit ayıramadığım için şimdilik bir iki yazıyı arka arkaya buraya koymakla yetineceğim. Hikaye kısaca şu;

Pazar günü Hürriyet Gazetesi'nin Hürriyet Pazar ekinde Ersin Kalkan'ın "Patatesi yiyen şıp diye iyileşmiş" başlıklı bir yazısı yayınlandı. Yazının tamamını okumaya üşenirseniz özetle Prof.Dr. Faruk Erden, Dr. Kathleen DesMaisons adlı bir beslenme uzmanının şekere duyarlı insanların beslenme alışkanlıklarını değiştirerek hem daha sağlıklı fiziksel bir forma sahip olacaklarını hem de daha stabil ruh halleriyle hayatlarını devam ettirebileceklerinden bahseden araştırmalarına gönderme yaparak patates gibi C vitamini içeren gıdaların mutluluk hormonu da denilen serotonin seviyesini yükselttiğinden bahsediyor ve diyor ki;

Şekere duyarlı insanlar Prozac yerine patates yesinler

Aslında genelleme yapmayı sevmem ama bilimde kategorize etmeden bir şeyleri açıklamanız zor. Dr. Kathleen DesMaisons’un bilim çevrelerince de desteklenen bir tezi var. Bu teze göre iki tip insan var: Şekere duyarlı olanlar ve olmayanlar. Şekere, tatlıya, çikolataya, pastaya düşkün olan insanların depresyona daha yatkın, daha kırılgan ve ince bir ruh yapısına sahip olduğu biliniyor. Eğer şekere duyarlıysanız yani şişmanlatıcı besinlere aşırı ilgi duyuyor, alkole hayır diyemiyor, kompülsüf yani tekrarlayıcı hareketler yapıyorsanız, doğal yoldan kan şekerinizi stabil hale getirerek, fazla kilolarınızdan, yorgunluk halinden, depresyondan ve alkol özleminden kurtulabilirsiniz. İşte Dr. DesMaisons, şekere duyarlı depresyon hastalarına Prozac yerine patates yemeleri tavsiyesinde bulunuyor.

Evet, bu tez bana çok ilginç geldi. Kısaca, tatlıyı, ekmeği, pastayı ve alkolü özleyenlerde, depresyon ve kompülsif davranışları için tedavide Prozac yerine patates önerisi bizim gibi gelişmekte olan ve ilaç giderleri gün geçtikçe sorun olacak ülkeler için uygun gözükmekte. Ayrıca son günlerde ilaç üreticilerinin bilinçli olarak hastalıklar üretebildiği ve pazar yarattıkları da yaygın olarak tartışılıyor.

Depresyon dediğimiz karamsar duygularımızı ilaç kullanmadan önce ya da ilaçlara yardımcı olacak şekilde, doğru besin tercihleri ile alt etmek elimizde. Patates, yüksek dozda içerdiği C vitamini ile beyinde serotonin adını verdiğimiz "mutluluk hormonu" yapımını arttırıyor. Bu hormonun artışı bir şekilde depresyonda hafifleme sağlıyor. Beyaz ekmek ve pirinçle birlikte kan şekerini hızla yükselten besinler arasında. Ancak diyabetli kişilerin sınırlı tüketmesi gerekir.

Şimdi bunu okuyunca "Ben Prozac kullanmıyorum ki bundan bana ne?" diyebilirsiniz ama Faruk Erden sadece Hurriyet Pazar'daki yazıda geçen olaydan hareketle Prozac yerine patates öneriyor. Olay aslında şekere hassas olup olmamamızla ilgili bir durum Dr. Kathleen DesMaisons'a göre... Fazla uzatmayayım aşağıdaki soruları cevapladıktan ve linkteki açıklayıcı yazıları okuduktan sonra anlayacaksınız... Ben manava patates almaya gidiyorum yavaştan...

Am I Sugar Sensitive?

See Which Apply to YOU

  • I really like sweet foods
  • I eat a lot of sweets
  • I am very fond of bread, cereal, popcorn or pasta
  • I have problem with alcohol or drugs
  • I am in recovery from alcohol or drug addiction
  • One or both of my parents are alcoholic
  • One or both of my parents are/were especially fond of sugar
  • I am overweight and don't seem to be able to easily lose the extra pounds
  • I continue to be depressed no matter what I do
  • I often find myself overreacting to stress
  • I have a temper or short fuse

If you checked:

3 or more, it is very likely that you are sugar sensitive.

5 or more, you have come to the right place! Let's explore an answer you have been looking for a long time. You don't have to live with the craziness you have experienced for so long. You can work with the simple solutions and change your life.


Üç sorudan fazlasına evet cevabı verdiyseniz sizi aşağıdaki linke alalım, yavaş yavaş 7 adımda şeker hassasiyetinizi (ya da bağımlılığınızı) tedavi etmeye başlayın;

http://www.radiantrecovery.com/addicted.htm



1 Ekim 2006

Delikanlı Saylonlar!



Battlestar Galactica'nın eski bölümlerindeki (Classic Series) "Saylonlular" -Evet biz o yıllarda kendilerine "Saylonlular" derdik, en azından bizim mahallede böyle çağırılırlardı ve aslında "Cylon"lar olduklarını şu yaşımda öğrendim- daha delikanlılardı!

Bakın yukardaki resme, yolda görsem korkarım, abi derim..! Oysa yeni bölümlerdekiler nedir öyle yahu, incecik belli yüksek yakalı soytarı gibi..!

Saylonlular benim gönlümde hala eski delikanlı görünümlerini koruyorlar, o kadar delikanlılar ki öyle insan kılığına girip alicengiz oyunları yapmıyorlar delikanlı gibi yıldız savaşçılarından lazer şualarıyla savaşıyorlar insanlarla...

18 Eylül 2006

Toplumca David Lynch'e doğru!

Eğer bir gün çok ünlü bir yazar olursam "Kimlerden etkilendiniz?" sorusuna vereceğim "Tabii ki Ogo'dan..!" şeklindeki cevabıma bir ekleme yapıyorum; "Tabii ki Ogo'dan ve Kaan Sezyum'dan..!"

Nası yani demeyin Kaan Sezyum'un (Ki yanılmıyorsam kendisi www.sezyum.kom'un şeysidir) 16 Eylül'de yayınlanan "Toplumca David Lynch'e doğru!" başlıklı yazısını okuyun ve tekrar tekrar şunu düşünün; "Aslında hepimiz birer David Lynch karakteriyiz şu memlekette..."

Ben yazıyı annemin yaptığı köy makarnası ile koyu kıvamlı cacığı içerken mutfak masasının üzerinde okudum ve kendi kendimle konuşuyormuşçasına zevk aldım okurken...

İbo ne muhteşem bir insan! Elinden her iş geliyor. Hatta ondan bir uçanla bir de kaçan kurtulabiliyor. Geçtiğimiz hafta İbo, İbo Şov'da bir insanlık dramını daha tıkadı ve Mahmut Tuncer'i ailesiyle barıştırdı. Şimdi kendinizi Mahmut Tuncer'in yerine koyun, uçamıyorsunuz, kaçamıyorsunuz ve İbo sizi barıştırmış. Ailenizle bu andan itibaren bir tatsızlık yapsanız İbo'nun bıyıkları üstünüzde olacak... Bence İbo, şu İsrail olayına da bir el atsın. Bir pazar akşamı İbo Şov'da İsrail meselesini bir güzel halletsin. Taraflar barışsın. Eğer İsrail'den önce bir ısınma turu gerekiyorsa İbo, ısınma amaçlı Kıbrıs sorununu çözsün. Formula 1'de seneye kupayı da İbo versin.

Yazının tamamı için klikleyin...

31 Ağustos 2006

Deneme...

Sesim geliyor mu..? Deneme... Deneme... Pıhhh... Pıhhh...

9 Ağustos 2006

19 Temmuz 2006

Adobe Lightroom



Sonunda oldu... Adobe, yeni dijital fotoğraf yazılımı Lightroom Beta 3'ü yayınladı ve bununla da kalmayıp Beta 3'ün Windows versiyonunu da hazırladı, bundan önceki beta versiyonları sadece MacOSX için yayınlanmıştı...

Lightroom fotoğrafla uğraşanlar için sıradan bir yazılım değil, karanlık oda terminolojisini dijital fotoğrafa taşıyan bir çözüm, ya da galiba en açıklayıcı şekilde bir "Dijital karanlık oda" ya da "Dijital fotoğraf laboratuarı".

RAW fotoğraflarla uğraşmayı sevmeyenler, makine çeksin ben sonradan fotoğrafın üzerinde oynamayı sevmiyorum şeklinde cahil cühela konuşanlar ya da sadece cep telefonlarıyla fotoğraf çekenler hiç ilişmesinler Lightroom'a, onları yorar...

http://labs.adobe.com/technologies/lightroom/

18 Temmuz 2006

Kitaplar

The Photographic Eye, Learning to See with a Camera
Michael O'Brien, Norman Sibley
Sterling; Revised edition (June 30, 1995)

Emotional Design: Why We Love (Or Hate) Everyday Things
Donald A. Norman
Basic Books (December 23, 2003)

10 Temmuz 2006

Zidane Materazzi'ye Niye Kafa Attı..?

Halihazırda şu dünyadaki tüm sırlara vakıf olan Ogo, herkes Zidane'ın Materazzi'ye niye kafa attığını konuşurken yine gündemi kökünden değiştirecek bir mevzuyla çıktı ortaya! Blogunda yayınladığı Hint klibi beni paralize etti, şarkının ritminde mi dansların ahenginde mi birşey var anlayamadım ama şimdiden arka arkaya defalarca seyrettim Zidane Midane uçtu gitti aklımdan..! Buradan buyrun; http://atmasyonspekulatif.blogspot.com/

Yaşam Anlamsızsa Şehriye Çorbasıyla İlgili Ne Yapılabilir?

9 Temmuz günü Radikal İki'de Woody Allen'ın The New Yorker'da 3 Temmuz günü yayınlanan Böyle Yerdi Zerdüşt (Thus Ate Zarathustra) başlıklı yazısının kısaltılmış bir tercümesi yayınlandı. Yemek ve perhiz mevzusuna felsefi(!) bir bakış açısı getiren yazıyı çok keyifli buldum.

Aşağıda yazının hem The New Yorker'da yayınlanan orijinalinden hem Radial İki'de yayınlanan tercümesinden alıntıyı ve yazıların linklerini bulabilirsiniz;

No philosopher came close to solving the problem of guilt and weight until Descartes divided mind and body in two, so that the body could gorge itself while the mind thought, Who cares, it’s not me. The great question of philosophy remains: If life is meaningless, what can be done about alphabet soup?

http://www.newyorker.com/shouts/

Hiçbir filozof suç ve kilo problemini çözmeye yaklaşamadı, ta ki Descartes akıl düşünürken beden tıkınsın diye akılla bedeni ikiye ayırana dek. Felsefenin büyük sorusu hâlâ şu: Yaşam anlamsızsa şehriye çorbasıyla ilgili ne yapılabilir?

Radikal İki, 9 Temmuz 2006

7 Temmuz 2006

Dolandırıcılardan Korur


Mozilla Firefox'un Google giriş sayfasında sürekli değişen bilgilendirme metinleri yer alıyor. Bugün dikkat edince çok eğlendim, aynen şöyle yazıyor;

"Internette güvenle gezin. Firefox sizi virüslerden, casus yazılımlardan ve dolandırıcılardan korur"

Bizi dolandırıcılardan koru Firefox..!

27 Haziran 2006

27

27 Haziran'ın şu hayatta benim için en önemli günlerden birisi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim... Söylemekle kalmayayım dedim, kendi kişisel tarihime de not düştüm...

Yani tabi bir de Live - The River var onu da eklememek olmaz...

It came without warning
A love like I ain't ever felt before
She's like my destiny calling
And she's lying there all naked on the floor
And suddenly, out of the blue she's singin'

Oh, baby, let my lovin' ease your pain
Bring your burnin' skin to my river once again
I'll give you life
Oh, baby, let my lovin' ease your pain tonight

She came without warning
Like an angel come from Heaven in the night
Her kiss makes me tremble
So she pulls me close and she holds me oh so tight
Then suddenly, out of the blue she starts singin'

Oh, baby, let my lovin' ease your pain
Bring your burnin' skin to my river once again
I'll give you life
Oh, baby, let my lovin' ease your pain

I'll give you life

Oh, baby, let my lovin' ease your pain
Bring your burnin' skin to my river once again
I'll give you life
Oh, baby, let my lovin' ease your pain, yeah
Bring your burnin' skin to my river
Oh, to my river

21 Haziran 2006

Making Sense of Marcel Duchamp

Daha önceki yazılarımdan birinde Hasan Bülent Kahraman'ın Radikal Gazetesi'nin 16 Aralık 2004 tarihli sayısında yayınlanan 'Pisuar'ı nereye koymalı? başlıklı yazısına gönderme yaparak Marcel Duchamp'dan bahsetmiştim.

Marcel Duchamp'ın Pisuar'ını herkes bilir, -en azından Hasan Bülent Kahraman'ın yazısını okuyanlar da niye önemli olduğunu anlamışlardır herhalde- ama bu 'farklı' adamı ve dünyaya etkisini daha iyi tanımak için çok güzel bir site hazırlamışlar. Kafa yormaya hazır olanları düşünmeye ve daha çok okumaya sevkedecek, poz peşinde olanlara sohbetlerde artı puan kazandıracak sitenin adresi şöyle; http://www.understandingduchamp.com

19 Haziran 2006

Foto-Röportaj | Fatih Pınar

Fatih Pınar'ı NTVMSNBC'de yayınlanan Foto-röportajları sayesinde tanıdım. Kendi web sitesindeki özgeçmişinde şöyle diyor;

Özellikle Anadolu'da ve Ortadoğu'da yaşayan halklar üzerine yoğunlaşan Pınar, modernleşme süreciyle kaybolmaya yüz tutan kültürleri belgeliyor.

Egemen kültürün yaşamın dışına itip görmezden geldiği hayatları gösterebilmeyi amaçlıyor.


NTVMSNC'de yayınlanan foto-röportajlarına bu linkten ulaşabilirsiniz, özellikle "Şefik Hayatından Memnun!" izledikten sonra bile Şefik'in hayatı üzerine ya da daha doğrusu Şefik'in memnun olduğu hayatı üzerine düşünmeye sevkediyor insanı... İzlerken bilgisayarınızın sesini açmayı sakın unutmayın, durdurmak, ileri sarmak, başa almak gibi şımarıklara yer yok Fatih Pınar'ın foto-röportajlarında, sadece izleyin ve dinleyin....

Şimdi Ben Ekipler Amiriyim ve Uçacağım. Hadi Çek Beni!

Fatih Pınar'ın kendi web sitesinde de yine aynı çalışmalardan fotoğraflar ve diğer çalışmaları yer alıyor. Fatih Pınar'ın sitesine de http://www.fatihpinar.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.

Güneş Kocatape Ne mi Yapıyor..?

Fatih Pınar'ın NTVMSNC'deki fotoğrafları ve onları sunuş tarzı bana Güneş Kocatepe'yi hatırlattı, dünyanın dört bir yanında çektiği fotoğrafların hikayelerini heyecanla anlatmasını anımsadım... Güneş şimdi ne mi yapıyor, onun maceraları da aynı hızla devam ediyor tabii ki... Buyrun size güncel bir Güneş Kocatepe fotoğrafı, fotoğraftaki beyin kim olduğunu sormadım ama belki bir ara o siyah iç çamaşırının hikayesini anlatır bize...



Daha önce bahsetmiştim, Güneş'in fotoğrafları http://www.photoessays.com/ adresindeki Shannon Bishop ile ortak sitesinden izlenebilir.

Escher Gibi...

Burçak kendisinin -belki de hayatının- Escher'in çalışmaları gibi olduğunu düşünmektedir... Yaz henüz tam anlamıyla gelmemiştir, ya da geldiyse az önce gelmiştir... Merhum Escher'in gıyabında aşağıdaki diyalog kayıtlara geçer...



MartinMystere: Niye Escher'in çalışmaları gibiymişsin bakalım?

Burçak: Merdivenlerden iniyor ya da çıkıyor gibi görünüyorum, ama bi bakıyorum aynı kattayım...

MartinMystere: Etkilendim...


Resim:
Relativity (Lithograph)
M.C. Escher, 1953

Link:
M.C. Escher Resmi Web Sitesi
(M.C. Escher Foundation)

15 Haziran 2006

Krizden Kaçış Yokmuş...

"Ciddi" Serdar Turgut 2001 krizinden önceki aylarda memleketin medyasında inanılmaz olumlu bir hava eserken köyün delisinin "Hepimiz ölecez!" diye bağırması gibi o zamanki köşesinde sık sık "Kriz geliyor efendiler!" yazıları yazıyordu. Ve fakat "Ciddi" Serdar Turgut'un yazıları "Komedi Yazarı" Serdar Turgut'un yazıları arasında kaynamış olacak ki insanlar ancak krizden sonra "Ben söylemiştim..." dediğinde farkettiler kriz habercisi yazılarını...

"Ciddi" Serdar Turgut bu sabah yine kriz habercisi bir yazı yazmış, bu sefer bilinmedik/beklenmedik birşey değil ama krizlerin belli bir paterni olduğundan bahsediyor, küçük depremlerle yer kabuğunda birikmiş enerjinin boşalması ve daha büyük depremlerin oluşmasının -tabiat tarafından- engellenmesi gibi belli bir ritmde patlayan -lokal- krizlerin sistemi daha büyük krizlerden koruduğundan bahsediyor.

Ekonomi teorilerinden anlamam ama memleketimizin her vatandaşı gibi benim de "Ben Başbakan olsam..." lafıyla başlayan ülkeyi kurtarma planlarım var, malum eş dost muhabbetinde konuşulacak konu kalmayınca sıra memleketi kurtarmaya geliyor, e hazırlıksız olmak da olmaz. Her vatandaşın cebinde bir erken seçim, darbe ve beş yıllık kalkınma planı mevcut ama benim -ve de hayatında en az bir fabrika görmüş her vatandaşın- memleketi kurtarma cümlelerinde fazladan bir kelime daha var; "Üretim"... "Ciddi" Serdar Turgut da zaten bu büyülü kelimeyle bitiriyor yazısını...

Sonuçta kendi kişisel tarihime not düşmek adına "Ciddi" Serdar Turgut'un bugün Akşam gazetesindeki Gündem başlıklı köşesinde yazdığı yazının bir kısmını burada yayınlamaya karar verdim, zamanla göreceğiz bakalım neler gelecek başımıza..?



KRİZDEN KAÇIŞ YOK
Serdar Turgut
Akşam Gazetesi, 15 Haziran 2006

...

Üretim biçiminin tarihine dönemsel olarak baktığımızda göreceğiz ki; her dönem farklı sermaye birikim karakteristiği sergiler. Dahası her farklı sermaye birikim süreci döneme niteliğini verir. Fakat her sermaye birikim süreci kendi içinde kendi tıkanmalarının koşullarını da yaratır. Bu tıkanma koşulları olgunlaştığı zaman krizler çıkar, kriz dönemlerinde eski sermaye birikim sürecinde sistemi aksatan unsurlar tasfiye olur ve yeni bir sermaye birikim sürecinin temelleri atılır. Tasfiye tamamlandıktan sonra yeni dönem başlar. Yeni sermaye birikim sürecinin karakteristikleri ve başat sermaye türleri farklıdır. Bu sermaye birikimi tıkanma koşulları olgunlaşana kadar sorunsuz sürer. Olgunlaşınca da tekrar kriz çıkar, tekrar tasfiyeler olur, iflaslar, banka kapanmaları, işsizlik gibi olaylar yaşanır. Sonra sermaye birikim süreci kendisini yeniden üretecek gücü kazanınca sistem tekrar normal işlemeye başlar.

BUNDAN KAÇIŞ YOK

Dolayısıyla dönemsel krizler sistemin tümünde büyük krizler çıkmamasının da güvencesidir. Çünkü dönemsel krizler ve tasfiyeler olmasa, sistem sorunları içinde biriktirip büyük bir çöküşe doğru yol alabilecektir.

İçinde şimdi yaşadığımız dönemde kapitalist sistem tekrar dönemsel kriz koşullarına düşmüş durumda ve bundan kaçış yok. Çünkü eski sermaye birikim süreci tıkanmış durumda, dünya genelinde gayret, dönemsel krizi önlemek için değil sistemin tümünde büyük bir krizin oluşmaması için veriliyor.

Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası'nın yeni başkanı ne yaparsa yapsın; ister faiz yükseltsin ister dolar satsın, fazla sonuç alması mümkün değildir. Sistem dönemsel krizin zorunlu koşullarını yaşamaya başlamıştır ve bu dinamiğin ana motoru da globaldir, lokal değildir

DURGUNLUK GELİR


Eski sermaye birikim süreci likidite fazlasına dayanıyordu. Son dönemde kapitalizm tarihinin en büyük likidite genişlemelerinden bir tanesi yaşandı. Düşük faiz bölgelerinden alınıp yüksek faiz bölgelerine yatırma (carry-on trade) sistemin karakteri oldu. Şu aralar hesapların kapanma sürecine girildi ana eğilim tersine döndü, likidite daralmaya başladı, tabii ki bu düzeltme borsalarda da yansımasını buldu. Şimdi gündelik tedbirler ile bu sürecin dışına kaçma ihtimali maalesef yok. Sadece bazı düzeltmelerin biraz ertelenmesi sağlanabilir. Büyük ihtimalle bu dönemin arkasından bir durgunluk dönemi gelecek ve eski sermaye birikim sürecinin içinde tıkanmış olan unsurların tasfiyesi başlayacak. Kapitalizmin yeni bir birikim sürecine ihtiyacı var. Daha önceki birikim süreci mali unsurlara dayanıyordu ve dolayısıyla da spekülatifti. (Türkiye'deki emlak sektöründe oluşan balon da buna bağlıdır) Ama kapitalist üretim biçiminin üretim ağırlıklı bir birikim sürecine de ihtiyacı vardır ve sermaye üretime yönelik birikim dallarını aramaya başlamıştır.

Türkiye'nin bu yeni kriz döneminden fazla yara almadan çıkabilmesi arayışa çıkmış olan global sermayeye, üretime yönelik yeni yatırım dallarını açmasıyla olabilir ancak. Bu da katiyen yapılamaz bir şey değildir, zordur ama yapılabilir. Türkiye'nin de bunu yapacak kapasitesi var...

Link:
- Akşam Gazetesi

12 Haziran 2006

Ian Anderson Plays the Orchestral Jethro Tull



Ian Abi geliyor dediler, bana mı geliyo yahu demedim yemedim içmedim hemen bilet aldım! Güzel olacak..! Hatta belki Steel Monkey filan söylerken beni de çağırır sahneye eşlik edeyim diye, çıkmam/söylemem/oynamayı bilmiyorum demek olmaz, iPod'uma bir best of Jethro Tull yüklemesi yapayım da çalışmaya başlayayım... Guess what I am. I'm a steel monkey...

As the moon slips up, and the sun sets down,
I'm a highrise jockey, and I'm heaven-bound.
Do the workboot shuffle, loose brains from brawn.
I'm a monkey puzzle and the lid is on.
Can you guess my name? Can you guess my trade?
I'm going to catch you anyway.
You might be right. I'll give you guesses three.
Feel me climbing up your knee.
Guess what I am. I'm a steel monkey.

9 Haziran 2006

Mac OS X on (my) Intel - 'Mutlu Son'a bir adım...

Bu yazıyı Intel Pentium IV işlemcili toplama masaüstü bilgisayarımda Mac OS X Intel üzerinde kullandığım Safari browser ile yazıyorum...

Herşey çok güzel, 3COM network kartını tanıması için biraz araştırma ve 3rd party bir driver gerekti ama sorun değil... Bir de ATI 9600 Pro ekran kartını layıkıyla tanısa -şu anda VESA driverı ile 1024x768 çözünürlükte kullanabiliyorum- tadından yenmeyecek..!

Amma velakin bir dirhem bir çekirdek işletim sistemi ve ben sabahtan beri karşılıklı olarak birbirimize bakıyoruz, bakalım neler yapabileceğiz..?

Bu arada halihazırda Mac'ci arkadaşlar -onlara damardan Mac'ci demek istiyorum- ne kadar şanslılar yahu, kendi blogumu tanıyamadım herşey ne kadar güzel görünüyor ekranda..?

Steve Jobs sadece işletim sistemini piyasaya sürerse ilk alanlardan birisi olurum baştan söyleyeyim...

4 Haziran 2006

Beni Gördüğünde Yerdeydim

O şehir. Öğleden sonra...

Önce o beni gördü... Beni gördüğünde ben yerdeydim... O ise havadaydı ve benim onu görmem onun bana baktığını farketmem sonucu oldu... Yani aslında ben ona bakmıyordum dolayısıyla onu havada görmüş sayılmam, ben sadece boylu boyunca neredeyse tüm duvarı kaplayan camdan dışarı -ne tam gökyüzüne ne de ufuk çizgisine, tam arasına diyebiliriz- boş boş bakıyor ama bir yandan da odadakilere boş boş baktığımı çaktırmamak için sol elimi sağ dirseğime destek yapmış sağ işaret parmağım yanağımda, orta ve baş parmaklarım ise çenemi okşarcasına aralarına almış durumda derin derin düşünüyor görüntüsü vermeye çalışıyordum... Aslında düşünecek o kadar çok şey vardı ki o anda ve konsantrasyonum ise o kadar düşüktü ki zaten bir süredir bununla başa çıkmaya çalışıyordum/zaten kendimi dışarıdan izliyor, vakit geçirmek için kendimi bir kukla gibi iplerimden çekerek oynatıyordum... Hayata katılımım bir kukla kadardı, kukla çırpınır durur ama aslında hayat onun hayatı değildir ki, kuklacı karar verir onun ne yapacağına... Kendi kuklamın kuklacısıydım galiba o anda...

Ve evet... Önce o beni gördü eminim... Ben kesinlikle gökyüzüne doğru bakmıyordum, hatta bakmıyordum bile diyebiliriz. Göz kapaklarım açıktı ama beynim gelen görüntüleri işlemeyi bir süreliğine bırakmıştı, zaten kukla değil miydim o anda..!

Birdenbire birinin bana baktığını hissettim, hani olur ya hisseder insan, hele bakan gözlerini dikmiş "Evet sana bakıyorum" dercesine bakıyorsa...

İki taneydiler ve yanyana uçarak gökyüzünde aynı yerde büyük bir çember çiziyorlardı. Bana baktığını farkettiğimde dış çemberde uçuyordu ve çemberin hangi noktasında olursa olsun kafasını bana doğru çevirip alaycı gözlerle beni süzüyordu, diğerinin ise umurunda bile değildim.
Durumu farketmem en azından birkaç dakika sürdü ve o şaşkınlıkla "Leyleği havada gördüm!" dedim kendi kendime... İkisi de kocamandı, gökyüzünde çizdikleri çemberin bana yakın olan noktasına geldiklerinde beyaz kanatlarının uçlarındaki siyah tüyleri bile seçebiliyordum ve o anda kendimi rüyasında "Şefaat ya Resulallah" demeye niyetlenip yanlışlıkla "Seyahat Ya Resulallah" diyen Evliya Çelebi gibi hissettim bir an; Leyleği havada görmüştüm ve bundan sonra sürekli seyahat edecektim..! Seyahat lafı tek başına kulağa çok eğlenceli gelse de bu aralar benim hayatımla aynı cümle içerisinde kullanınca bal gibi de oradan oraya savrulmak anlamına gelebilirdi..!

Kendimi toparlamam da sanırım birkaç dakika aldı; Bir kere ben onu görmemiştim ki, o beni gördü..! Yani aslında onu görmem için gereken herşeyi hazırladı, gözümün önünde aynı yerde çemberler çizmeler, gözünü dikip alaycı alaycı bakmalar filan... Bu durumda kesinlikle ben leyleği havada gören birisi sayılmazdım ki, ortada bir alicengiz oyunu olduğu son derece netti! Gerçi birkaç saat sonra o şehirden ayrılacaktım ama bu sayılmazdı ki, günler önceden planlanmıştı herşey...

Bu sefer ben dik dik bakmaya başladım her ikisine de, "Sizi ben görmedim ki, ikiniz gelip size bakmamı sağladınız" der gibi manalı manalı bakıyordum. Karşılıklı sinir harbine başladık, alaycı bakışları sinirli bakışlara dönüşmüştü ama diğerine daha çok kızmaya başlamıştım; Hala umrunda değilmişim gibi iç çemberde uçuyordu... Bir beş dakika daha bakışabilseydik eminim beni farketmesini sağlayabilirdim ama birdenbire çemberi bozmadan dönerek yükselmeye başladılar, nereye gidiyorlar diya kafamı kaldırdığımda ormanın üzerinden gelen leylek sürüsünü farkettim... En az kırk ya da elli taneydiler... Kimileri çok büyüktü, artık oldukça uzakta -ve yüksekte- olmalarına rağmen son derece net görebiliyordum onları. Ve tam o anda bunun da oyunun bir parçası olduğunu farkettim, bu sefer bir sürü leyleği havada görmüştüm, artık hiçbir bahanem kalmamıştı, oradan oraya savrulacak olmayı kabul ederek pencerenin önünden ayrılarak kahve makinesine doğru yürüdüm. Makinenin mekanik bir hamaratlıkla hazırladığı kahveyi beklerken geriye dönüp bakmamak için kendimi zor tuttum ama leyleklerin kahkalarla bana güldüğünü duyar gibi oluyordum, "Bizden kurtulamazsın, istediğimizi alıp oradan oraya savururuz" diyorlardı kahkahalarla...

O şehirle bu şehrin arasında bir yer, ama o şehre daha yakın... Akşamüstü...

Leylekleri unutmuştum... Ve zaten şu anda yapabilecekleri bir şey yoktu ki, zaten yoldaydım... Hayatım boyunca gördüğüm leyleklerden daha fazlasın görmüştüm ama nasılsa o şehirde kalmışlardı, bu şehirde güçleri yetmezdi ki..? Tüm bunlar aklımdan, yol arabanın tekerlerinin altından akıp giderken, ve altında bot olan delta kanadı inişe geçerken az önce görmüşken ve büyük sarı deniz uçağını havalandıktan az sonra görmeden bir süre önce gayri ihtiyari gözümün sol üstünde gökyüzünde birşeyin benimle aynı hızla gittiğini farkettim, yolun sola kıvrılmasıyla onun leylek olduğunu farketmem ve biraz ileride yolun üzerinden geçerek sağda ufukta kaybolması bir oldu...

Hala takip ediyorlar dedim kendi kendime... Ve acaba diye düşündüm, sadece hayatlarını oradan oraya savuracakları insanları mı seçiyorlar yoksa o insanların başlarına neler geleceğini de biliyorlar mı..?

31 Mayıs 2006

DıPlaza




Kubrick filmleri toplu gösterisi gibiydi...

Binadaki herşey 2001 Space Odyssey'in başındaki uzay gemisinde seyahat ediliyor -maymunun kemiği havaya fırlatmasından hemen sonraki sahne- mükemmelliğinde tıkır tıkır işliyor, herkes sürekli "çok" zarif, asansörlerde son derece alçak sesle konuşuluyor...

Dekorasyon girişten itibaren şaşırtıcı, Clockwork Orange'daki Süt Bar gibi diyebilirim... Benzer olduğundan değil, sadece şaşırtıcı olması açısından...

Ve bu "yapay" mükemmel çevre ve asansördeki fısıltılar her an birisi cinnet geçirip ortalığı birbirine katacakmış hissi uyandırıyor bende... The Shining geliyor aklıma birden ve geldiği hızla çıkıp gidiyor aniden...

30 Mayıs 2006

Her Şehrin...

Let him come into the city
Let him find his lucky penny
Let him put it in his pocket
And shake it all around

Spread your wings and fly

This distance is dreamin'
We're already there tonight

Her şehrin farklı bir kokusu var...

25 Mayıs 2006

Eski...

Baharın geldiğini ve hemen ardından mevsimin yaza döndüğünü nasıl anlıyoruz..? Ağaçların yeşerip çiçek açmasından mı yoksa güneşin yavaş yavaş derimizin altına sızıp bizi ısıtmaya başlamasından mı..?



Ben şehir(lerimiz)de hummalı inşaat faaliyetlerinin başlamasından anlıyorum açıkçası... Apartman, site, rezidans, plaza inşaatlarından bahsetmiyorum; Kaldırım taşlarındaki hareketlilikten anlıyorum baharın geldiğini... Bu yazıyı okuduktan sonra sabah işe giderken, akşam eve dönerken kaldırımlara dikkat edin lüften ama dikkat ederken -tabi yaşınıza göre- son on, onbeş yılınızı geçirdiğiniz şehrin/şehirlerin kaldırımlarını da düşünün... Hatırlayabildiğiniz bir kaldırım taşı var mı? Mesela benim hatırlayabildiğim bir kaç kaldırım taşı var; Muhtemelen ilkokula başladığım yıllarda annemin elimden tutup gezmeye götürdüğü eş-dostun evinden dönerken bindiğimiz MAN marka -Çok iyi hatırlıyorum, Peugeot'nun logosuna benzeyen metal bir arslandı o yıllarda MAN firmasının logosu ve altında da "MAN Bussing" yazıyordu- otobüsleri beklediğimiz otobüs durağının kaldırım taşları mesela... Bir de lise yıllarımda Batı sinemasının önündeki cepteki otobüs durağının kaldırım taşları... Bu yazıyı yazmadan, birkaç gün arayla yolumun üzeri olduğu için her iki durağın olduğu yere de gittim, tabi duraklar artık yerinde değildi, metro, hafif raylı sistem ve yeni trafik akışı tüm otobüs ulaşımını ve dolayısıyla durakların yerlerini değiştirmişti. Zaten ben de duraklara değil, kaldırım taşlarına bakmaya gitmiştim, biraz yürüdüm ama aradığım taşlar orada değildi..? Onların yerinde yepyeni, ama özensizce yerleştirilmiş kaldırım taşları vardı ve onlar da pek kalıcı gibi değildiler... Seneye, ya da en fazla iki sene sonraki baharın habercisi olarak onlar da yerlerini yenilerine bırakacak gibi duruyorlardı...

Neden şehir(lerimiz)de eski kaldırım taşları yok..? Neden herşey sürekli yenileniyor..? Havaların ısınmasıyla birlikte her sene başlayan bu hummalı çalışma da neyin nesi? Ne zaman bitecek..? Neden şehrin kaldırımlarında anılarımın birikmesine izin vermiyorlar..? Ya da kaldırım taşlarında mı bir sorun var, sürekli söküp yenilerini mi yapmak gerekiyor..? Ya da bir türlü doğru dürüst yapamıyoruz da, doğrusunu yapana kadar denemeye devam mı edeceğiz..?

Kaldırım taşları eski değil de ne eski ki şehir(lerimiz)de..? Sürekli inşaat hali devam ediyor, kış aylarında bir kenarda usul usul bekleyip havalar ısındığı anda ortalıkta beliriveren göçmen kuşlar gibi kendilerini şehrin ortak alanlarına atıp kaldırım taşlarını söküp yenilerini koyuyorlar. Bir sene önce yürüdüğüm kaldırımı bu sene yürürken tanıyamıyorum...

Eski kaldırım taşları istiyorum, bir kere yapılsın uzun yıllar anılar biriksin üzerinde istiyorum. Eski "gibi" değil, gerçekten eski kaldırım taşları istiyorum bu şehirde. Yıllar sonra geriye dönüp üzerinden yürürken anılarım canlanabilsin istiyorum, birileri her sene havalar ısınınca göçmen kuşlar edasıyla gelip ortalığı toza dumana bulayıp kaldırım taşlarını söküp gitmesin istiyorum...

Artık kocaman şantiye-şehirlerde yaşamak istemiyorum, bırakın birkaç sene şu kaldırım taşlarını söküp takmayı, bakın siz de rahat edeceksiniz... Bırakın bu şehir(ler) kendilerini tekrar sevdirsinler bize...

17 Mayıs 2006

Kimden: chipandpin

Kimden: chipandpin [mailto:chipandpin@bkm.com.tr]
Gönderilmiş: Çar 05/17/2006 11:26
Kime: .........
Konu: YNT: Chip&Pin uygulamasi ile ilgili aksaklik

Merhaba,
iletmiş olduğunuz husus daha önce de iletilmiş olup ilgili bankalar ile paylaşılmıştır, piyasada bulunan bir kısım pos/pinpad cihazlarında şifrenizi girmeden önce tutarı görebilmektesiniz, goremediginiz durumlarda, kasiyer/satis elemanindan tutari gormek istediginizi belirterek, posu gorebileceginiz bir yere getirmesini/yerlestirmesini rica edebilirsiniz, bahsettiginiz senaryoda slip uzerinde yuksek tutar gordugunuz anda bankaniz ile irtibata gecerek konu hk bilgi verebilirsiniz,konu hakkinda bizimle paylastiginiz goruslerinizi bankaniz ile de paylasmanizi rica ederiz,

Iyi calismalar,

chip&PIN
ŞİFRENİ GİR,
İMZANI TUŞLA!
www.chipandpin.com.tr

15 Mayıs 2006

Chip ve Pin ve Ben



Bankalararası Kart Merkezi -kendi cümleleriyle- kartlı ödeme sistemi içerisinde ortak sorunlara çözüm bulmak, ülkemizdeki banka ve kredi kartları kural ve standartlarını geliştirmek amacıyla 1990 yılında, 13 kamu ve özel Türk bankasının ortaklığı ile kurulmuş. Senin ne alakan var diyeceksiniz, anlatacağım konu dışında kendileri beni veritabanlarındaki bir "entry" olarak tanırlar, 2001 krizinde çalıştığım şirket zor duruma düşünce doğal olarak kredi kartı ödemelerim aksamış, ben telefonla ulaştığım BKM'nin ortakları olan bankalara "Yahu bu kriz bankalar sisteminin yarattığı bir kriz değil mi, sizin krizinizin faturasını niye bana çıkarıyorsunuz, bu kadar faizi akşamdan sabaha nasıl uyguluyorsunuzi bi durun hele..!" dedikçe robotik tonlarda değişik defalarda "Kusura bakmayın yerseniz, sizin için yapabileceğimiz başka birşey var mı?" yanıtlarını almıştım. Bankalar krizi atlattılar ama benim BKM'nin öcü müşterler veritabanından çıkmam uzun zaman aldı, bankalar nezdindeki kredibilitem yerlerde süründü yıllarca, hayatım altüst oldu...

Çilek Reçeli...
Ve intikam zamanı..! Şimdi bu BKM'deki arkadaşlar kredi kartlarının güvenliğini arttırmak üzere düşünüp taşınmışlar yurtdışında örnekleri de olan "Chip&Pin" adlı bir sistemi güzide memleketimizde uygulamaya karar vermişler. Aylar önce ilk duyduğumda okuma yazmam az olduğu için "Fish&Chips" kampanyası var zannedip soluğu o zaman pek sık gittiğim(iz) birahanede almıştım. Neyse uzatmaya gerek yok bu "Chip&Pin" hadisesi artık kredi kartları ile ödeme yaptıktan sonra kart makbuzlarındaki tutara imza ile değil POS makinesinin uzantısı olan ya da kendi üzerindeki tuşlara sadece kendinizin bildiği bir şifreyi girerek onay vermek manasına geliyor. Bir süredir uygulamada olan bu sistem, tüm kredi kartları zorunlu olarak chipli hale getirildikten sonra mecburi hale dönecekmiş, yani o zaman "Benim parmaklarıma çilek reçeli bulaştıydı, şimdi sizin makineyi yapış yapış yapmayayım, imza atıversem olma mı?" demek işe yaramayacak, tıpış tıpış şifremizi gireceğiz her yerde...

If an Error is Possible...
E peki ben bu kadar lafı niye sarfediyorum derseniz, işte geliyor; Bu uygulama başladığından beri şifre girerek yaptığım her alışverişte -ki bu yazıyı yazmaya karar verdikten sonra son birkaç günümün geçtiği dört ayrı şehirdeki büyük-küçük her türlü mağaza, market, bakkal vs dahildir- dikkat ediyorum şifreyi girerken aslında kaç paralık harcamaya onay verdiğimizi görmüyoruz..!

Konuyu biraz daha açayım; Birinci senaryoda "Chip&Pin" uygulamasından sonra yaygınlaşmaya başlayan müşterinin şifre girmesi için kullanılan numerik keypad cihazlarını gözümüzün önüne getirelim... Bir markete girdik, ya da bir benzinlikte ödeme yapıyoruz, kasiyer POS cihazının ana ünitesine kartımızı sokup alışveriş tutarımızı giriyor ve ardından bize numerik keypadi uzatıyor. Pratik uygulamalarda dikkat ettim, kasa görevlileri POS cihazlarını -doğal olarak- kendi görüş ve kullanımlarına uygun şekilde yerleştiriyorlar, hele bir de alışveriş yaptığınız yer kalabalıksa o ekrandan hangi tutarın harcama tutarınız olarak girildiğini görmek pek de kolay değil. Kaldı ki görsek bile o ekran bir operatör ekranı, son kullanıcı için tasarlanmış değil. Evet kasiyerin şifremizi girmek için keypadi bize uzattığı ana geri dönüyorum, cihazın ekranına bakıyorum ama o da ne..? Ekran sadece kullanılan kredi kartı ve cihaza göre ufak tefek değişiklikler içermekle birlikte sadece "Şifrenizi giriniz" manasında birşeyler yazıyor. E tabi bu teknolojiye yeniyiz, gelişmekte olan ülke vatandaşı ezikliğiyle tıpış tıpış tuşluyoruz rakamları, en sağdaki yakışıklı ve tombik yeşil tuşa da basınca POS makinesi tereyağından kıl çeker gibi iki kopya makbuz yazıyor ve görevli ilgiyi kopyayı bize teslim ediyor. Şimdi bunda ne var diyeceksiniz..? Ben de diyeceğim ki "Yahu ben kaç para için onay verdim..?" Farz-ı mahal 34.75 YTL tutarında bi DLC Öküzgözü kırmızı şarap, yarım kalıp Ezine peyniri, ufak bi parça eski kaşar aldım ama kasiyer dalgınlıkla -ya da kötü niyetle- POS makinesine 34.75 yerine 347.5 yazdı ve bana uzatılan ekranda o rakam görünmediği için tıkır tıkır şifremi girdim ve makbuzu -elime- aldım. (Büyük marketlerde harcama tutarı kocaman monitorlerde görünüyor zaten filan demeyin onların çoğu POS makieneleriyle entegre değil, harcama tutarları kasiyer tarafından ayrıca elle tuşlanıyor.) Tam o anda şeytan dürttü kasiyerin verdiği kredi kartı makbuzuna baktım ve o da ne..? 34.75 yerine 347.5 YTL çekilmiş kredi kartımdan!!! İşte bu nokta BKM'nin bittiği andır sayın seyirciler! Ne yapacağım şimdi, kasiyerle konuşup bu satışı iptal etmesini mi isteyeceğim, bankamı mı arayacağım yoksa BKM'ye mi başvuracağım..? Olay en basit haliyle kasiyerin bir iptal başvurusu ile çözülse bile burada güvenlik arttırıcı bir prosedür olarak önümüze koyulan "Chip&Pin" müessesesinin daha çok problemlere yol açacağını görüyoruz! "Yahu ne olacak eğil de kasiyer yazarken iki saniye bakıver POS cihazının ekranına ya da makbuzu alınca hata görürsen rica ediver düzeltiversinler" demeyin efendiler, hata oluştu bir kere..! Tasarım disiplininin en temel kurallarından birisi çiğnenmiş bu sistem oluşturulurken; "(Üründe/Sistemde)...hata yapmak mümkünse birisi mutlaka yapar!" Ve evet bu sistem çözmek iddiasıyla geldiği en büyük sorunlardan daha büyük bir hata olasılığı ile geliyor kullanıcının önüne! Düşünün "Chip&Pin" öncesinde önümüze en azından imzalamamız için makbuz geliyordu, imzamız yoksa o harcama geçerli değildi. En kötü ihtimalle de imzamız taklit edilir çözümü mahkemelerde arardık... Şimdi ne olacak, iş çıkışı yorgun argın benzinciye girdiniz, zaten trafikten canınız çıkmış, kafanızda hala patronunuza saydırıyorsunuz, ya da yandaki kubikte dün sabah çalışmaya başlayan güzel kız/ yakışıklı oğlan "Pardon hela ne tarafa düşüyo?" derken aslında sizinle oynaşıyor muydu yoksa sadece o anda orada olduğunuz için mi size sordu diye rüyalara dalıp gidiyorsunuz ve kasiyerin uzattığı numerik keypade şifrenizi girip onay veriverdiniz. Hatta makbuzu da bakmadan cebinize attınız ki artık siz bu aşamada "Fish&Chip&Pin" teknolojisine upgrade ettiniz sayın kendinizi... Hadi benzinci örneğini bir yana bırakın, güvenlik açısında daha riskli yerleri ya da alkollü mekanlarda gecenin geç saatlerinde kafanız binbeşyüzken yapacağınız harcamaları düşünün..!

İkinci senrayo da farklı değil, daha dün yemek yediğim bir restoranda dikkat ettim garson numerik keypadi olmayan kablosuz POS cihazını oturduğum masaya getirdi, ekranda yine tutar yoktu "Şifrenizi girin" yazısına boyun eğerek tıpış tıpış girdim şifremi...



Külahıma... Biraz Daha Yüksek Sesle Lütfen...
Şimdi diyeceksiniz ki bunda büyütecek ne var, adamlar bir yazılım güncellemesi yapar ekranda onay vereceğin tutarı yazdırırlar hemen... E öyle de bu sistem hayata geçmeden önce hiç mi simule edilmemiş, beta testleri yapılmamış..? Yazıyı yazmadan önce BKM'nin sitesine baktım bu konuda herhangi bir uyarı var mı diye ama son kullanıcı ile ilgili kısımda "Alışveriş tutarınızı kontrol ettikten sonra, ödemenizi onaylamak için şifrenizi girin ve ardından "Giriş/Enter" tuşuna basın." işyerleri ile ilgili kısımda da "chip&PIN yöntemine geçişle, yapılan alışverişlerde olası bir ihtilaf (kayıp/çalıntı ya da sahte kart kullanımı) durumunda, yapılan harcamadan chip&PIN'e uygun olmayan taraf, yani işlemi hatalı veya eksik yerine getiren taraf sorumlu tutulacaktır. MasterCard ve Visa, bu uygulamaya 'sorumluluk devri' adını vermiştir." şeklinde bilgiler var. Ama BKM'nin krizde bana karşı sergilediği tutuma karşılık olarak ben de bu bilgileri "Gel de külahıma anlat" diyerek "Külahıma..." başlığı altında topladım. Ya yurtdışında nasıl oluyor, madem ithal bir müessese derseniz BKM'nin sitesinden İngiltere ve İrlanda örneklerine baktım bu konuya BKM kadar değinmişler, külahım Ingiliz dilinden anladığı için onları da sabırla dinleyecektir diye tahmin ediyorum...

Dağlar...
BKM'ye bu konuda bir mail yazacağım, cevap gelirse burada yayınlarım belki de... Belki de diyorum çünkü gelen cevapta "Arkadaşım bizim sistemde sorun yok, numerik keypadin ekranına şaşı bakınca harcama tutarı görünüyo senden başka da kimse mızmızlanmadı bu sistem hakkında" manasında bişiler olursa çok bozulurum ve cevabı yayınlamam... Böyle bir insanım... Tavşanım ben... Dağlara küserim ama küser küsmez dağları haberdar ederim... Gerisi onların bileceği iş...

Linkler:
Bankalararası Kart Merkezi
Chip&Pin Resmi Web Sitesi

8 Mayıs 2006

İçimizdeki Teletubbies



Bildirgeç'te marketallica'nın yazısında okudum kendi kişisel tarihime not düşmeden edemedim; Barcelona'da yerleşik Emiliana Design Studio müessesesi üç boyutlu halı tasarlamış..! Evet evet, halı... Hem de üç boyutlu... Fotoğraflara bakınca içimdeki Teletubby ortaya çıktı, hadi benden Teletubby bile olmaz o zaman en azından sırtını bayıra vermiş kumandası elinin altındaki abi olmak istedim...



Ogo'nun bu aşamada kreatif katılımını bizden ve Barcelona ahalisinden esirgememesi lazım; Mesela hemen üretici firmaya giderek yeşil renkli halının kendinden mangallı modellerini piyasaya sürme önerisini sunmasını bekliyorum ve iddia ediyorum ki bu model kışa doğru memleketimizde yok satar..!

7 Mayıs 2006

Mac OS X on (my) Intel



Kurulumunu izlemek bile çok güzel, -galiba anti-aliasing yüzünden-monitor aynı monitor, bilgisayar aynı bilgisayar ama ekrandaki görüntüler bir başka güzel...

Kurulum tabii ki sorunsuz, dil seçimi, disk formatlama ve üç-beş nazik sorudan yaklaşık 45 dakika sonra ben bi kapatıp açacağım diyor, e tamam ama o da ne açılırken "HFS+ Partition Error" diye bir şey yazıyor..? Araştırılıyor Chain0 marifetiyle Windows bootloader'ın sorunu çözdüğü söyleniyor, gerçekten de "HFS+ Partition Error" artık yok ama bu sefer de GUI'ye geçemeden ekranda takip edemediğim yazılar akıyor ve sanki ben yokmuşum gibi davranıp bilgisayarı resetliyor...

Az kaldı biliyorum ama bu noktadan daha ileriye nasıl geçeceğimi henüz bilmiyorum... Belki de başka bir bilgisayarda sorunsuz çalışır..? Evet evet denemeye değer...

2 Mayıs 2006

Live hakkında bir yazı yaz.

“Looks like I've lost my will to carry on, my friend" she said
And you can hear it in my whispered cries for love
I need your blissful touch to carry me away again
So can we roll tonight, roll through your desert, can we start over and just...

Run away, run away tonight
It aint no victory, but I don't care, I don't care if its wrong or right
We can just run away, run away tonight
It aint no victory but I don't care, I don't care if its wrong or right *

Live hakkında bir yazı yaz. Live hakkında bir yazı yaz. Live hakkında bir yazı yaz. Live hakkında bir yazı yaz. Live hakkında bir yazı yaz. Live hakkında bir yazı yaz. Live hakkında bir yazı yaz. Live hakkında bir yazı yaz. Live hakkında bir yazı yaz. Live hakkında bir yazı yaz. Live hakkında bir yazı yaz. Live hakkında bir yazı yaz. Live hakkında bir yazı yaz. Live hakkında bir yazı yaz. Live hakkında bir yazı yaz. Live hakkında bir yazı yaz.

* Runaway, Awake / The Best of Live

Tasarlanmaz planlanır...

Yıllar öncesi... Pek havalı bir toplantı odası, içerisi kalabalık... Arka bahçeye açılan boydan boya cam kapılardan Japon bahçesinin küçük yuvarlak havuzu görünüyor ki bu havuz tasarlanma(!) amacı dışında akan suda karpuz soğutulur mu tezini doğrulamak için bir laboratuar olarak da kullanılıyor daha sonraları... Beyaz tahta başındaki adamlar değişiyor, toplantıda hararet yükseliyor ve "Şehir tasarlanmaz, planlanır!" cümlesini duyuyorum ama bu cümle bu toplantıda niye var anlayamıyorum... Ogo'ya bakıyorum o çoktan Japon bahçesine dalıp gitmiş...

30 Nisan 2006

The Architecture of Happiness | Alain de Botton



Binalar bizimle konuşabilir mi? Bir şekilde bizimle(ruhumuzla/aklımızla) iletişime geçebilirler mi? Cevap evet ise, ve onların dilini anlayabiliyorsak, nasıl oluyor da etrafımız berbat binalarla çevrili olabiliyor? Bu kadar zaman sonunda yeni(yapılacak) bir binanın hem güzel hem de kullanışlı olacağından emin olamıyor olmamız hayret verici değil mi? *


Şahsen tanışsaydık sık sık bir araya gelip soğuk biralarımızı yudumlarken keyifli sohbetler yapacağımızdan emin olduğum için gıyabında kendisinden çok yakın arkadaşım olarak bahsettiğim, Statü Endişesi ve Felsefenin Tesellisi gibi ilginç kitapların yazarı Alain de Botton, web sitesi aracılığı ile bir süredir üzerinde çalıştığından bizi haberdar ettiği yeni kitabı "The Architecture of Happiness"ı sonunda bitirdi ve kitabın İngilizce baskısı 20 Nisan'da piyasaya sürüldü.

Türkiye'de ne zaman ve hangi isimle çıkacak bilmiyorum ama "The Architecture of Happiness" ın adından da anlaşılacağı gibi Alain bu sefer de mimari/mekan -ve doğal olarak çevre- ve mutluluk arasındaki ilişki üzerine kafa yoruyor ve yormamız için de bizi teşvik ediyor. Nereden çıktı demeyin, eğer siz de benim gibi hergün geçtiğiniz yollardaki binalara, binaların yerleşimlerine, pencelerine, kaldırım taşlarına, merdivenlerin trabzanlarına, koridorlara ve binaların içinden dışarıdaki hayatın/şehrin nasıl göründüğüne bakıp -evet hergün ve hergün bakıp- her baktığınızda da "Aslında şöyle olsa daha güzel olurdu" diyorsanız ve kafanızda yarattığınız bu yeni mimariyle/peyzajla birkaç saniye de olsa mutlu oluyorsanız bu kitabı okurken kafanızdaki pek çok soruya yanıt alacağınıza, yanıt bulduğunuz pek çok soruya karşılık da yeni sorular sormaya başlayacağınıza şimdiden eminim.

Aslında değişik ölçeklerde (şehir, bina ve eşya) "tasarım"a herkesin bilinçli ya da bilinçsiz olarak kafa yorduğuna ve "tasarım"dan etkildendiğine eminim. Son yıllarda birlikte vakit geçirdiğim dostlarım da farkındadır, sürekli "Bu şehir(ler) neden güzel değil, neden güzel binalar yapıl(a)mıyor?" ya da "Neden bu şehir(ler) gitgide çirkinleş(tiril)iyor?" sorularını sıkça sordum, binalar ve şehir(ler) hakkında bolca hayaller kurdum. Geçen sene başlarında Mimarlık Dergisi'nin 311 numaralı sayısında yayınlanan "Dosya: Soruşturma 2003, Mimarlık Geçmişini Değerlendiriyor, Yapılar Sıralaması" başlıklı yazıyı okuduktan sonra ise farklı geçmişlerden ve değişik meslek gruplarından dostlara yaşadığımız şehirdeki binalar/projeler özelinde sorular sormaya başladım; Beğeniyolar mıydı, acaba o binanın diğer binalar ve şehirle ilişkisi üzerine kafa yormuşlar mıydı, ya da en azından hiç o binanın farkına varmışlar mıydı, acaba yaşadıkları şehrin dokusu hayat kalitelerini ve daha da önemlisi yaratıcılıklarını nasıl etkiliyordu..? Tahmin edileceği gibi birbirinden çok farklı cevaplar aldım ve bu cevaplar sonucunda Mimarlık dergisindeki yazıya da -haddim olmayarak- atıfta bulunarak "Daha Güzel Bir Şehirdeki Ben" başlıklı bir yarı-kurgu yazı yazmaya niyetlendim ama Aralık ayından sonra yazmaya ara verince bu yazıya da başlayamadım doğal olarak... Belki de hayatımdaki bu kesinti hayırlı oldu, geçen zaman içerisinde gıyabında yakın dostum Alain yazımda önemli bir kaynak olacak kitabını bitirmiş oldu.

Sonuçta, web sitesinde yer alan kitaptan alıntı ve The Sunday Times ile The Times gazetelerinde Nisan ayı içerisinde yayınlanan incelemeler doğrultusunda mekan/mimari ve insan(psikolojisi) üzerine okunabilecek ilginç kitaplardan birisi "The Architecture of Happiness"... Eğer hala ikna olmadıysanız kitabı okuduktan sonra yazacağım daha detaylı yazıyı bekleyin derim.

Bu arada biliyorsunuz Alain sadece kitap yazmakla kalmıyor, kitaplarına konu olan mevzular hakkında belgeseller de çekiyor. Web sitesinde "The Architecture of Happiness" belgeselinden üç kısa alıntı da yer alıyor, özellikle "Flying over London with Norman Foster" ve "Islamic Architecture" başlıklı klipler yukarıda anlattıklarımı ilginç bulanları sadece kitap hakkında değil belgesel hakkında da meraklandıracaktır.


* Review, Hugh Pearman, The Sunday Times, 23 Nisan 2006


Linkler :

25 Nisan 2006

Ogo'dan Yeni Blog ve Prag Fotoğrafları


Ogo, bloglar zincirine bir halka daha ekledi, daha doğrusu Ogo's Attic adlı blogundaki maceralarına artık http://ogomogo.com/blog/ adresinde devam ediyor ve ilk yazılarından birini Greta ile geçen günlerde yaptıkları Prag gezisine ayırdı. Prague Photos and Images başlıklı yazıda harika bir kompozisyon içerisinde Ogo'nun gözünden Prag var. Tabi ki bu kadarla kalmıyor, Greta'nın Prag fotoğraflarını ise El Rincon De Greta adlı blogunda Ceska Republika başlıklı yazısında görebilirsiniz.


Prag'a benim gibi çeşitli sebeplerle -şimdilik- sadece hayal edip de bir türlü gidemediyseniz sakın kaçırmayın derim...


Ads by AdGenta.com


23 Nisan 2006

Yeniden...

Yazacak bir sürü şey birikti, kimileri not alındı kimileri unutuldu...

Yeniden başlıyorum, kaldığım yerden...

Yolum açık olsun.

21 Nisan 2006

Emek

İnsan karşılığını alamayacağını bile bile niye emek sarf eder ki, anlaşılan sadece emek harcamaya ihtiyacım varmış. Karşılığını alamadıkça daha çok daha çok daha çok emek verdim ve şimdi fark ediyorum ki tüm "keşke"lerimi öldürmek adına, yeterince emek harcamadığım için sonradan pişman olduğum tüm zamanlar adına ısrarla uğraşmışım son ana kadar. Artık nefessiz kalıp kendini dışarı atmak istediğim, kendi kendime yeter artık kapıdan çıkıp gitmem lazım dediğim halde vucüdumda bir gram ter kalmayana kadar kaldığım bir sauna odası gibiydi ya da belki de cazip bir cehennemdi.

Ama -sonuçta- dışardayım artık, hakeden herşeyden/herkesden daha çok emek verdim/terledim ve şimdi sıra bu kadar emeğe karşılık verecek birşeyi/birisini bulmakta... Çünkü emek vermek çok güzel.