30 Aralık 2007

Benim İstanbulum



Facebook'ta bir albüm oluştudum adını da "Hakan'ın İstanbul'u" koydum. Bu albüm aslında benim yollara düştüğümün de kanıtıdır ki bu renkli, büyük, hep canlı ve sürekli insanı şaşırtan, hayretlere düşüren şehirde fotoğraf makinemle kaydettiklerimi bu albüme koyacağım. İşte o fotoğraflardan birkaçı;


















Altın Anahtar



İstanbulluları diğer şehirlerin insanlarından ayıran temel şey Akbil'dir ve hatta kendisi için bir anlamda şehrin altın anahtarıdır da diyebiliriz bence..!

Benim Akbil'im de Cumartesi günü Büyükşehir Belediye Başkanı adına İETT gişesinde görevli abi tarafından takdim edildi, artık ben de İstanbulluyum..!

19 Aralık 2007

World Heritage Sites in Panography

Bildirgec.org'da okudum, kendi gözlerimle görünce mutlaka not düşmem lazım dedim kendi kendime;

http://www.world-heritage-tour.org/

17 Aralık 2007

Sherlock Holmes vs Arsene Lupin



"It is tea-time on Baker Street and there is no sign of a meeting on the horizon for Sherlock Holmes and his friend Dr Watson. Nevertheless, something seems to be bothering our detective. It has been a good two weeks since the papers last mentioned the French thief, Arsène Lupin, who has taunted Police throughout the whole continent with ever more spectacular burglaries. Is this apparent calm preceding a new burst of action from Lupin?

The arrival of an unusual letter suddenly plunges our two heroes into a story which promises many trials ahead. Arsène Lupin, the famous burglar, is clearly pushing the greatest detective to the breaking point as he defies Holmes to prevent him from stealing five objects of great value, all housed in famous landmarks around London. The only clue that Sherlock Holmes has is a strange poem written by the burglar, and signed Arseno Lotinho…"


Uzun zaman sonra heyecanla oynacağım bir oyun buldum sanırım. Ben oyunu alıp, oynadıktan sonra düşüncelerimi yazana kadar bu linkteki web sitesinden bilgi alabilirsiniz.
http://www.sherlockholmes-thegame.com

Ayrıca oyunun 360 derece sahnelerininin yer aldığı siteye de göz atmak için bu linki kullanabilirsiniz...

16 Aralık 2007

Hisarlar Kontu

"Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın, hala oyunda oynaştasın..."



Salonumun penceresinden gördüğüm manzara bu...

Bir elimde Absolut karışımları, sabahlara kadar bu manzaraya bakıp karşı kıyıyı nası fethedeceğimin planlarını yapıyorum...

11 Aralık 2007

Street View



Dün Moda Dük'ü Turgut'la Google Street View hakkında sohbet ettikten sonra bu sabah işe gelirken kullandığım ve yemyeşil ağaçlarla kaplı keyifli yoldaki sokak tabelalarını okurken "Times Square, Golden Gate Köprüsü, Miami South Beach kimin umrunda ki, 'Perçemli Kız' ya da mesela 'Mahmureler' sokaklarını göremedikten sonra Street View benim neyime yahu..!" diye söylendim kendi kendime...

10 Aralık 2007

Uzman TV

Ne diyeceğimi bilemedim; http://www.uzmantv.com/

6 Aralık 2007

1 Aralık 2007

Karlı Dağlardaki Sır



15 Aralık 2005'te yazdığım "Güneş Kafalı Adamlar" başlıklı yazımda Atlas Dergisi'nin aynı ay yayınlanan sayısında okuduğum Servet Somuncuoğlu'nun "Şaman İzler, Saymalıtaş, Orta Asya'daki Bilinçaltımız" başlıklı yazısından bahsetmiştim.

Aradan geçen yaklaşık iki yıl süreden sonra, Program Tanıtım Grubu 7 Kasım'da gönderdiği mailde Servet Somuncuoğlu'nun konu ile ilgili olarak çektiği "Karlı Dağlardaki Sır" adlı belgeselinin Aralık ve Ocak aylarında TRT'de yayınlanacağını haber veriyor ve TRT dergisinde yayınlanan aşağıdaki tanıtım metni ve belgeselin afişini gönderiyordu.

Program Tanıtım Grubu'na beni bilgilendirdiği için çok teşekkür ediyor ve herkesi çok ilginç olacağını düşündüğüm bu belgeseli izlemeye davet ediyorum.

Karlı Dağlardaki Sır, Servet Somuncuoğlu
Yayın Tarihleri : TRT-2 / 7,14,21,28 Aralık 2007 ve 4 Ocak 2008 Cuma günleri saat 22:30'da.


Belgesel üzerine İnci SÜER tarafından hazırlanan ve TRT Dergisi Kasım sayısında yayınlanan metin;

Tarihin gizemli mekânlarına zorlu bir yolculuk

“KARLI DAĞLARDAKİ SIR”


Tarihe yeni bir bakış açısı getirecek olan belgesel TRT ekranlarında…

138 gün ve 150 bin kilometre... İşte Karlı Dağlardaki Sır belgeselini çekebilmek için harcanan emeğin bir cümle ile bilançosu… Aslında harcanan emek sadece bu cümleyle de sınırlı değil. Belgeseli oluşturabilmek için tam dört yıl süren bir çalışma söz konusu. Baykal Gölü’nün kuzeybatısından doğup, Kuzey Buz Denizi’ne dökülen Lena Irmağı kıyısındaki Lena kaya resimlerinden, İzmir Konaklı’daki kaya resimlerine kadar 64 ayrı alana uzanan meşakkatli bir yolculuk... Kırgızistan’daki Saymalıtaş’a ulaşmak için tırmanılan 3 bin 800 metre bir yükseklik ve inilen 3 bin 500 metre derinliğindeki bir çanak. Dondurucu soğuklarda ve tehlikeli yüksekliklerde geçirilen haftalar ve aylar. Televizyon ekranlarında izlediğimiz ve “Bilmediğimiz neler varmış” deyip kısa bir cümle ile geçiştiriverdiğimiz belgeselleri yapmak büyük bir uğraş istiyor. İşte yakında TRT ekranlarına gelecek olan Karlı Dağlardaki Sır belgeseli de yıllar süren bir emeğin sonucu ortaya çıkan yapımlardan biri.

İstanbul Televizyonu Prodüktörlerinden Servet Somuncuoğlu’nun bir merak sonrası başladığı belgesel macerası, oldukça zorlu geçmiş..Kazakistan’daki “Tamgalısay” kaya resimlerinden etkilenen Somuncuoğlu, tarih öncesi Türk tarihine ışık tutacak bir belgesel hazırlamayı düşlemiş:

“2004 yılında Kazakistan’da Tamgalısay’daki kaya resimlerini gördüğümde başka bir dünya olduğunu düşündüm. Kazakistan’dan Kırgızistan’a geçtik, ayrılacağımız gece Bişkek’te yaşayan Türklerden biri bana Saymalıtaş’ı görmem gerektiğini söyledi. Saymalıtaş demek “süslemeli, işlemeli” taş demekmiş. Kırgızistan’da Fergana Vadisi’ndeki Tanrı Dağları’nın kollarından Aladağlar bölgesindeki Saymalıtaş’ta yüz bin kaya resmi bulunuyormuş. Bundan çok etkilendim ve bütün zorluklarına rağmen oraya gitmeye karar verdim. Zira 3 bin 800 metre yüksekliğe tırmanıp sonra 3 bin 500 metredeki bir çanağa inecektik. Kaya resimleri bu çanak içinde yer alıyordu. Bu hiç de kolay bir iş değildi. 2005 yılı temmuz ayında bazı dostlarımın da katkısıyla gidip sayısız fotoğraf çektim oralarda, Atlas dergisinin 2005 Aralık sayısında yayınlandı bu çalışmam. Belgesel çekme fikri kafama yerleştiğinde bunu TRT’ye önerdim. Ben bu belgeseli TRT’ye önerdiğimde çok zorlu bir işin içine girdiğimi az çok tahmin ediyordum zaten..”

Karlı Dağlarda Zorlu Çalışma

Belgesel için Rusya, Moğolistan, Kazakistan, Kırgızistan, Azerbaycan ve Türkiye’de yapılan çalışmalarda incelemeler, 138 gün, çekim çalışmaları ise 93 gün sürüyor. Çalışmaların sürekli dağlarda yapıldığı düşünülürse belgesel çekmenin hiç de kolay bir iş olmadığı gözler önüne daha kolay seriliyor.

Tanrı Dağları’nın uzantısı olan Ala Dağlar'da, 3 bin 500 rakımdaki Saymalıtaş’ta yer alan 10 bin kaya üzerindeki yüz bin kaya resmi, dünya televizyonları arasında ilk kez TRT tarafından görüntüleniyor ve böylece tarihin gizem dolu sırlarına ulaşılmaya çalışılıyor. Somuncuoğlu, 2006 yılında çekimleri başlayan belgeselin çekim zorluklarını sanki o günleri yeniden yaşıyormuş gibi heyecanla anlatıyor:

“Biz gittiğimizde Temmuz’du ve kar yağıyordu. Bir taraftan fırtına esiyordu, çok korkunç bir soğuk vardı ve iliklerimize işliyordu ve bu da çalışmalarımızı oldukça etkiliyordu.. En ufacık bir dikkatsizlik hayatımıza bile mal olabilirdi. Bazen kayaların üstünde daracık alanlarda görüntü çekmeye çalışan kameraman arkadaşlarım Cengiz Karadeniz, Tamer Bolu, Orhan Yaşar’ın olağanüstü performans ve büyük özverilerini unutamam. Hepimiz hedefe kilitlenmiştik. Kaya resimlerinin gün doğmadan başında olunması gerekiyordu. Bizim çalışma sistemimizde sabah gün doğumu, akşam gün batımı çalışma saatlerimizdi. Sabah 04:00’da yani gün doğarken alandaydık. En zorlu çekimlerimiz Saymalıtaş’da oldu ama Hakkari – Yüksekova Gevaruk Yaylası’ndaki çekimler de zordu; zira 2 bin 800 metreye çıktık ve bitirdik Allah’a şükür.”

Orta Asya ve Anadolu’daki Resimler Aynı

30 ayrı alanın mukayeseli görüntü ve bilgilerinin yer aldığı belgesel için kat edilen yollar ve ülkeler oldukça kabarık. Orta Asya adeta didik, didik ediliyor belgesel için. Orhun Abideleri’nden başlayan araştırmalar Gobi Çölü’ne kadar uzanıyor ve kaya resimleri macerası önemli ipuçlarına ulaşılmasını sağlıyor. Somuncuoğlu’nun tespitlerine göre, Orta Asya’daki kaya resimleri ile Hakkari’deki kaya resimleri aynı. Somuncuoğlu belgeselin bilim adamları arasında yeni bir tartışmaya yol açacağı inancında:

“Ben bir bilim adamı değilim ama gördüklerimle ve bildiklerimle mantık çerçevemde vardığım sonuçlar var. Bir kere tarih bugüne kadar okuduğumuz şekilde değil. Yani bu yazılmış tarih paradigmasını kabul etmek mümkün değil. Bunların belgelerini gördükten sonra modern tarihte Türklerin göçebe bir millet olarak tanıtılmasını yanlış buluyorum. Türkler’in on bin yıl önce yerleşik medeniyeti var. İnanmayan gider bakar. Hakasya’da, Altay’da ve Tuva’da 300 – 500 dönümlük mezarlıklar var. Göçebenin mezarı olur mu? Orta-Asya’nın her yeri Türk Kültür ve medeniyetinin tarih öncesine dayanan izleri ile dolu ama bu izler asla “Türk” diye tanımlanmıyor, “Orta Asya Halkları” olarak tanımlanıyor ve bu tanımlamada ısrar ediliyor. Oysa; Avrasya coğrafyasının tarih içindeki en belirgin üst kimliği “Türk” kimliğidir, çünkü günümüzde bile İstanbul’dan Pekin’e kadar “Türkçe” konuşarak gidebilirsiniz. Bu noktadan bakınca, Batı’nın “Orta – Asya Halkları” ve “göçebe” tanımını kabul etmek mümkün değildir, Türk tarihi bir “dolma – taşma” tarihidir, tarihsel gerçeklik budur. Türklerin göçü sadece ekonomiktir.

Türkler Anadolu’ya 1071’de falan gelmemişler M.Ö. 5000’de 6000’de Anadolu’dalar ve çok net olarak söyleyebiliriz bunu. Çünkü Hakkâri’deki steller ve kaya resimleriyle Altay Dağları’ndaki, Moğolistan’daki, Kırgızistan’daki, Kazakistan’daki kaya resimlerinin kodları ortaksa, duyuş, düşünce, ifade ediş tarzları ortaksa; yaşanan tarih de ortaktır. Bunu bilimsel olarak tescil etme makamında değilim ama bir mantık süzgecinden geçirerek bunu çok rahatlıkla söyleyebiliyorum. Kaya resimleri hep aynı. Yani Güneş adamlar, ok yay damgaları, Güneş kültü resimleri Hakkari’deki kaya resimleri ile aynı. Kars Kağızman’dakiler de aynı. Kars Kağızman Camuşlu Köyü, Kurban Ağa Mağarası, Çallı Köyü yani Şaban Köyü diye geçer. Erzurum’daki Karayazı, Cunni Mağarası’ndaki tahminen 40 civarındaki Türk damgası, Ordu Mesudiye’de Eski Türk alfabesiyle yazıldığı kesinleşen üç satır yazı, bunlar hep aynı... Yazı geç döneme ait ama en erken döneme biz Kars’ta ve Hakkari’de rastlıyoruz. Hakkari coğrafya olarak da Türklerin göç ederek ilk geldikleri yer. Şimdi biz bunu ortaya koyacağız belgeselde. Sonraki tartışmalar bilim adamlarının tartışmalarıdır. İşte belgesiyle birlikte görünenler bunlar. Bugün devam eden bu anlamsız kavgaya belki de bir ışık tutacak tespit ettiklerimiz. Bu tarihsel gerçeklik Hakkari’nin Gevaruk Yaylası’nda 2800 metre yükseklikte duruyor. İnanmayan gitsin baksın.

Saymalıtaş Kaya Resimleri

Saymalıtaş “işlemeli, süslemeli taş” anlamı taşıyor. Saymalıtaş, Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’ten bir gün araçla, ikinci gün ise atla gidilebilen ve zorlu bir yolculukla ulaşılabilen dünyanın en zengin kaya resimleri alanı… Burada tam 10 bin kaya üzerinde yüz bin resim var. Tahayyül etmek bile oldukça zor. Binlerce yıllık bir süreçte meydana gelen bu alandaki kaya resimlerinde insanoğlunun sadece doğada gördüklerinin yanı sıra insan-tabiat ilişkisini anlatan resimlere de rastlanıyor. Somuncuoğlu kaya resimlerinde en çok dikkati çeken figürlerin ise keçiler ve geyikler olduğunu vurguluyor:

“Dağ keçisi ve geyik, insanlık tarihinde belki de en önemli iki hayvan. Avlanma
kolaylıkları, derisinden giyecek yapılması ve oldukça fazla çoğalmaları, bir dönemler insanlık için büyük önem taşıdıkları sonucunu doğuruyor. O zamanlar dağ keçisi ile geyik olmasaydı insan soyu yok olabilirdi belki de. İşte bu fikir ya da hissiyat, bütün insanlık tarihinde, dağ keçisi ve geyiğe saygıyı beraberinde getiriyor. Bu bir kutsama değildir ama şükran duygusunun ifade edilmesidir. Yaşadığımız bugünkü dünyada bile dağ keçisi ve geyiklere karşı bu şükran ifadesi devam etmekte, geyik ve dağ keçisi Anadolu’nun birçok yerinde hala kutsal kabul edilmektedir.

Yazının Öncüsü Resimler

Saymalıtaş’taki kaya resimlerinin çoğunda geyik ve keçi motifleri olmasına rağmen ilerleyen zamanlarda bu resimler, insan-tabiat, insan-insan ve insan-evren ilişkisini simgeleyen karmaşık panolarla soyut resimlere dönüşüyor. Soyut resimlerle birlikte damgalar ve tamamen stilize olmuş figürler de artık alfabenin arandığının bir kanıtı sayılıyor. Servet Somuncuoğlu Saymalıtaş’ı insanlığın ilk entelektüel arayışlarının başladığı bir nokta olarak tanımlıyor:

“Medeniyet yarışında ve dünya medeniyetine katkı konusunda atalarımız hiç de geri kalmamışlar, belki de ilk arayışları başlatmışlardı. Saymalı’dan binlerce yıl sonra dikilen Orhun Abideleri’nde kaya resmi yapılmamış, yazı ile ifade edilmiş her şey ama, yine de Kültigin yazıtının üzerine tamamen sembole dönüşen dağ keçisi resmi yapılmıştır. Bir süreklilik var.”

Soğan ve Sarımsağın Hikmeti

Somuncuoğlu, belgeselin kah yürüyerek, kah at sırtında, kah bir arabayla yol alarak oluşturulmaya çalışıldığına dikkat çekerken, bir başka gerçekliğin de altını çiziyor. Bu uzun yolculukta soğan ve sarımsak yemeden olmuyor:

“Böylesine yolculuklarda soğan sarımsağı yanınızdan eksik etmeyeceksiniz. Çünkü soğan sarımsak korkunç önemli. Neden? 1500 rakımın üzerine çıkmaya başladığınız anda bünyeniz alışkın değilse sarımsak yemek zorundasınız. Çünkü vücudun kan basıncını düzenliyor. Soğan da yemek zorundasınız gittiğiniz yerde. Şimdi bizim burada İstanbul’da alıştığımız bir bakteriyel ortam var. Şu masanın üzerinde binlerce bakteri, binlerce mikrop var. Ama bizim vücudumuz buna fiziksel direnç sağlıyor. Diyelim ki buradan siz Konya’ya gittiğinizde bakteriyel ortam farklı. Bir iki gün böyle hava çarptı dersiniz ama bizim bu şansımız yok Dakikalar bile çok önemli gittiğimiz yerde. Eğer gittiğiniz yerde soğan yerseniz gider gitmez o sizin vücudunuzun bakteriyel ortama geçişini kolaylaştırır, direncini artırır ve hiçbir sıkıntı yaşamazsınız. Bilim adamları ya da tıp ne der bilmem ama ben bunları Fotoğraf çekimlerim sırasında yaşayarak öğrendim…”

Aynı zamanda profesyonel bir fotoğrafçı olan Somuncuoğlu’yla yaptığımız söyleşiyi gelecekteki projelerini sorarak tamamlıyoruz. Karlı Dağlardaki Sır belgeseli bir son nokta mıydı onun çalışmalarında:

“Bu belgesel zor şartlarda yapılan bir işti, yapılması gereken bir işti. Bitti mi derseniz bitmedi. Ben bunu artık belgesel olarak değil ama fotoğraf olarak da sergilemek istiyorum. Çekimler dışındaki saha çalışmalarını yürüttüğümüz; Moğolistan ve Altay – Tuva – Hakasya çalışmasını birlikte yaptığımız Prof. Dr. Ahmet Taşağıl’la devam edeceğiz çalışmalarımıza. Kazakistan’da yine 4000 rakımda Kaşkabulak, Karadağlar var. Bu yaz gidemedik inşallah gelecek yaz oraya gideceğiz, daha sonra da Türklerin tarih boyunca kullandığı göç yollarını takip edeceğiz. Belgesel olarak bu yaptığımızı bir ön çalışma olarak görüyorum. Şu anda kafamda üç büyük proje şekillendi, bunlardan ilkini 2008 yılında gerçekleştirmeyi düşünüyorum…”

Belgesel Tarihe Yeni Bir Açılım Getirecek

Yapım ve Yönetmenliğini Servet Somuncuoğlu’nun yaptığı Karlı Dağlardaki Sır belgeselinin genel danışmanı Mimar Sinan Üniversitesi, Sosyal Bilimler Ensitüsü Müdürü ve Fen Edebiyat Fakültesi öğretim üyesi Profesör Doktor Ahmet Taşağıl ile sürdürüyoruz. Prof.Dr. Ahmet Taşağıl TRT’nin “ Karlı Dağlardaki Sır” belgeselini çekmekle yeni bir tarihi gerçeğin ortaya çıkmasına öncülük edeceğini vurguluyor.

Son zamanlarda dünya genelinde, kaya resimleri dediğimiz kaya üstü resimlerine büyük bir ilgi var. Genelde insanların ilk izlerini aramaya yönelik tarih araştırması var. Ne hikmetse batılılar bunları Aryani yani Hint Avrupa kökenli olduğunu iddia ediyorlar. Ancak kaya resimleri Moğolistan’da, Sibirya’da yani Altay bölgesinde ,Türkmenista’nda, Kazagistan’da tüm Türk boylarının yoğunlukta olarak yaşadığı yerlerde meydana getirilmiş. O zaman nasıl Hint Avrupa kökenli olduğunu iddia ediyorlar?Türk adı Avrupa ve Orta Asya’dan silinmek isteniyor gibi bir hava var. Batılı bakış açısıyla karşı karşıya kalıyoruz. Türk kültürü unsurlarının ,Türk kültürüne ait olan hayvanların, gök kültürü, güneş kültürünün bütün unsurlarının bu kaya resimlerinde bulunuyor olması ,aryani olmadığı gerçeğini ortaya çıkarıyor.Bunu kesin olarak söyleye biliriz. Bu yüzden TRT’nin bu belgeseli tarihe yeni bir ışık tutacak. Bu yüzden Servet Bey’in yaptığı çalışma çok değerli ve en çok kaya resmi alanı gören kişidir. Bu işe TRT’nin girmesi ve değerlendirmesi çok heyecan verici. Son derece önemli olduğunu düşünüyorum ve tarihimize yeni bir açılım getirecek bu belgesel.

Tarihin sır dolu izlerinin sürüldüğü “Karlı Dağlardaki Sır” belgeseli 7 Aralık 2007’de TRT-2’de yayına girecek. Belgeselin çekimlerinde; Kazakistan’da Prof. Dr. Zeynullah Şamaşev ve Doç. Dr. Ayman Dosımbayave, Azerbaycan’da Prof. Dr. Veli Aliyev, Anadolu’da Doç Dr. Alparslan Ceylan, Yard. Doç. Dr. Hanefi Biber danışman olarak katkıda bulundu. Ayrıca Fotoğraf sanatçısı Ersin Alok’un bilgilerinden yararlanıldı.
Belgeseli Cengiz Karadeniz, Tamer Bolu ve Orhan Yaşar çekti, Turan Özkan ve Kartal Uzun kurguladı, müziklerini Cengiz Özkan, seslendirmesini ise Metin Hamalosmanoğlu yaptı.

20 Kasım 2007

Microsoft Surface

Şaşırtkan müessese Microsoft, masa :P anlayışımızı değiştirecek "Surface" adını verdiği yeni hadisesinin teknoloji tanıtımlarını yapmaya başladı. Buradan buyuruyoruz ve tanıtım videolarını izlemeyi ihmal etmiyoruz;

http://www.microsoft.com/surface/

13 Kasım 2007

Violent Femmes

Ve bilhassa "No Killing"...

Link 1
Link 2

12 Kasım 2007

Bir Film Nasıl Okunur..?

Portakal Ağacı, üçüncü yılına İstanbul Portakalı temasıyla girerken, önceki yılların çok tutulan atölyelerinden “Bir Film Nasıl Okunur?” da devam ediyor.

Sinema Merkez dergisindeki yazılarıyla tanınan Alkan Avcıoğlu’nun yönettiği “Bir Film Nasıl Okunur?” atölyesi bu sezon ilk turuna 19 Kasım Pazartesi akşamı başlayacak.

8 hafta süren atölyede, kamera, ışık, kurgu, ses, oyunculuk gibi sinemasal anlatım öğeleri ayrı ayrı ve bir bütün olarak incelenirken, filmlerin hep gözümüzün önünde duran kodlarını okumaya ve film analizine dair pratik geliştiriliyor.

Her kamera konumunun, her görüntü düzenlemesinin anlamı nasıl şekillendirdiğinin sahne örnekleri üzerinden incelendiği atölyede, film izleme deneyimlerini zenginleştirip farklı okuma biçimleri araştırılıyor ve filmlerin anlam perdesini aralamaya uzanan bir yolculuğa çıkılıyor.

Ayrıntılı bilgi için;
0216 368 89 03
Ethemefendi Cad. Çim Apt.
No.29 D.2 Erenköy İstanbul
http://www.portakalagaci.org/
bilgi@portakalagaci.org

7 Kasım 2007

Einstein vs Mete Dobuhska

Bir taşla iki kuş vurulacak bir gezi olacağını tahmin ediyorum zira Einstein hadisesi kadar bu hadisenin sergilendiği Otomotion'ı da merak ediyorum. Önümüzdeki hafta içi sakin bir saati hedefliyorum gezmek için ama içimdeki ses Turgut, Turgut (Kunter demek istemiştim! Ogo'nun yorumuyla uyandım!), Cec, Antush, Oyku ve Mete Dobushka'yla beraber git de dünyaya bu kadar farkli yerlerden bakan insanlar olarak yaşanılacakları kahkahalarla Ogo'ya anlat diyor... Bu açık bir davettir ama bununla yetinmiyorum, Facebook'tan da çağrı yapayım diyorum ki neşeli Facebook albümlerime bir yenisi daha eklensin...

Echelon Kulaklarını Aç

http://en.wikipedia.org/wiki/ECHELON

2 Kasım 2007

Suskunlar - İhsan Oktay Anar



"...Yenikapı'nın dar ve ıssız sokaklarında kol gezen o ihtiyar bekçi, gökyüzünde ansızın kapkara bulutlar peydâ olur olmaz hiç şaşırmamıştı. Çünkü Padişâh-ı din-fenâ Hazretleri'nin (Allah saltanatını daim eylesin) mülkü olan şu Kostantiniye'de, yerin olduğu kadar göğün de, beklenmedik durumlara sahne olabileceğini az çok bilmekteydi."


İhsan Oktay Anar'ın yeni kitabı "Suskunlar" yayınlandı. Büyük bir heves ve keyifle okumakta olduğum kitapta keşke yazan ben olsaydım dediğim pek çok cümle var;

"...Ama bekçinin anlattığı kurt masalını içkiye tövbeli efendilerin yuhalayıp alaya almalarına rağmen, Samatya meyhanelerindeki çakırkeyifler az buçuk kulak kabartıyor, körkütük olanlar dinliyor, zilzurna sarhoş olanlar ise bu hikayeye, kelimesi kelimesine inanıyorlardı."

Daha ayrıntılı bir yazı da kitap bitince yazıla..!

26 Ekim 2007

Bu Sabah...





Bu sabah da böyle...

25 Ekim 2007

En Güzel...



Arabadaki radyoda ilk iki kanala Açık Radyo ve Radyo Eksen'i ayarladım zira bu şehirde olmanın en güzel yanlarından birisi de bu enteresan radyolar diye düşünüyorum... Diğer kanallar için henüz karar veremedim..?

24 Ekim 2007

iPhone - Anllattıkları Kadar Varmış...

Amerikan illerinde iPhone hadisesi ile tanışmış olanlar anlattıkça ağzımın suyu akıyordu. Bugün iPhone hadisesi ile ben de tanıştım ve diyorum ki anlattıkları kadar varmış..! İnanılmaz etkileyici..!

23 Ekim 2007

Işıl





Dün gökyüzü kapkaraydı, bu sabah ise ışıl ışıl...

Kafanı sağa çeviriyorsun -neredeyse- Karadeniz, sola çeviriyorsun Marmara...

22 Ekim 2007

Görünmez Kentler



Ve bu noktadan itibaren kent değişir, bir başkası olur. Italo Calvino'nun Görünmez Kentler'i tekrar okunacaklar listesine girer...

16 Ekim 2007

Cezama Razıyım

Fatoş tarafından mimlendiğimi öğrenince kafamı bilgisayarın monitöründen kaldırdım, -her zamanki gibi- dağınık masama baktım. Gözümün önünde olsunlar da İstanbul'a giderken yanıma almayı unutmayayım diye kocaman monitorün ayağı ile klavye arasına sıkış(tırıl)mış iki kitaptan hangisi daha yakın önce karar veremedim ama Yazarların İstanbul'u Kahve Kahvehaneler'in üstünde olduğuna göre mim konusu olmak onun hakkıdır diyerek kitabı elime aldım... Ve fakat bir sorun vardı ki kitap sadece 174 sayfaydı..! Dönüp tekrar Fatoş'un mim yazısına baktım emin olmak için ve evet kesinlikle 187.sayfası olan bir kitap bu mime konu olabilir diyerek sıradaki adayın sayfalarını çevirmeye başladım ama onun da pek şansı yoktu; Kahve ve Kahvehaneler de sadece 142 sayfaydı :(

E tabi imkansızlıklar dedektifiyiz ya :) bu zorluklardan sıyrılıp hedefe ulaşmak çocuk oyuncağı olmalı diyerek bilgisayarın başından kalkıp masanın biraz ilerisindeki küçük kitaplığın üzerine birkaç gün önce koyduğum kitap tomarına yaklaştım. En üstte Çerkes Karadağ'ın Görme Kültürü var ki onu da elime tedirginlikle alıyorum zira 187.sayfaya ulaşabilecek miyim emin değilim... Ve sonuç olumsuz..! İlk iki kitaptan daha kalın görünmesine rağmen sadece 156 sayfa olduğu için bu aday da eleniyor ve sıra kitaplığın üzerindeyken hemen altında yer alan iki kitaba geliyor. Üstte Gelecek 50 Yıl altta Thomas More'un Utopia'sı var. Her iki kitap da askerliğimin büyük bir kısmında bana eşlik edip bir türlü sıra gelip de okunamasalar da asker arkadaşlarım sayılırlar ve birini diğerine tercih edersem üzülebilirler diye düşündüm ve her ikisini de kırmamak adına bu mim'in kuralını biraz da çiğneyerek her iki kitabın da 187.sayfalarının ilk cümlelerini yazıyorum, cezama razıyım...

"Dünyamızda hayat karşılıklı ilişki içindedir -yani, ortak bir atadan gelir."

John Brockman'ın editörlüğünü yaptığı ve "21.Yüzyılın İlk Yarısında Hayat ve Bilim" alt başlığı ile yayınlanan Gelecek 50 Yıl adlı kitaptaki Paul Davies'in İkinci Bir Yaratılış Var mıydı? başlıklı denemesindeki bu cümleye denk geliyor "187.sayfanın ilk cümlesi" şeklinde tarif edilen adres.

"Ne var ki, Utopia'da manastır bulunmadığı için, adanın dini bütün kişileri, dünyayla ilişkilerini kesip yalnızca dua ederek, aylak bir yaşam sürmezler."

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından Hasan Âli Yücel Klasikler Dizisi içerisinde yayınlanan kitabın sonunda yer alan Thomas More'un Utopia'sı üzerine Mîna Urgan'ın yazdığı "Thomas More'un Yaşamı ve Utopia'nın İncelenmesi" başlıklı bölümden.

Vazifemi Yerine Getirmenin Huzuru...

Ahkam Kuşu beni iki hafta önce mimleseydi ıvır zıvır dolu bir masaüstüyle karşılaşacaktı ama şu anda herşeye sıfırdan başlanmış bir görüntü var...

15 Ekim 2007

The Shock Doctrine

Naomi Klein'in The Shock Doctrine adlı kitabı üzerine bu aralar sağda solda pek çok şey okudum ve şimdi sıra kitabı okumaya geldi. Dün de Akşam Gazetesinden Mehveş Evin'in yazısında Klein'in kitap üzerine Meksikalı yönetmen Alfonso Cuaron'la çektiği kısa filmi You Tube'dan izleyebileceğimi öğrenince filmi izledim ve kitaba olan merakım daha da arttı.

Dexter



Acılarını görüyorum.
Belli bir düzeyde acılarını anlayabiliyorum da.
Ama acılarını hissedemiyorum, hepsi bu.*


Dexter hakkında bir yazı yazayım diye oturdum ama herşey aşağıdaki linklerde söylenmiş zaten... Jeneriğinden başlayarak Michael C.Hall'un oyunculuğu, olayları izleyicinin ana karakterin gözlerinden izleten anlatımı, kan dolu sahnelerle -genellikle- tezat oluşturan harika müzikleriyle Dexter kendine özgü adalet anlayışı ile bir cani ile suçluları "ortadan kaldıran" tuhaf bir "kahraman" arasında bir o duvara bir bu duvara çarpıyor izleyenleri.

Linkler:
Dexter Morgan (Karakter)
Dexter (Dizi)

* 1.sezon, 2.bölümden.

5 Ekim 2007

... diyorum.

Şöyle bi model yapayım diyorum;

4 Ekim 2007

Osmanlı Pokesi

Tartışmaya açmıyorum bile, şu ana kadar Facebook'ta gördüğüm en etkili uygulama Osmanlı Pokesi'dir. Şu ana kadar yok su savaşı yap, yok kokteyl gönder, yok akvaryumuma balık koy filan gibi gavur icadı aplikasyonlardan alamadığımız tadı Osmanlı Pokesi ayaklarımıza getiriyor. Bu uygulamayı yükleyen biz Türkler birbirimize çay, hurma, tokat (Kadir İnanır'dan), sevgi, rakı, Rus hanım arkadaş, Adana kebap, kokoreç, midye, sarma, tatlı ve nargile gönderebiliyoruz :)

Bizi Osmanlı Pokesi'nden haberdar eden Chicago Ekipler Amiri Eden Paşa'ya teşekkürü borç bilirim.

30 Eylül 2007

Baba Zula (Yeniden)

Sivil hayata hoşgeldin okasyonları devam ediyor, Goran Bregoviç hadisesinin ardından da bu Perşembe Baba Zula var...

Please Cool Down..!

Şarkıların hepsi bizden gibi zira orkestra çalmaya başlayınca ister istemez insanın içi kıpır kıpır oluyor, sözlere eşlik edebilecekmişiz gibi gelse de sözler Türkçe değil ama olsun stadyumu dolduran kalabalık anladığı kadarıyla ya da Türkçe versiyonlarının sözleriyle orkestraya eşlik ediyor... Orkestra deyince de zihinlerde yanlış birşey canlanmasın, eğlenmek için bir araya gelmiş ya da bahar şenliğinde konserlere çıkan öğrenci grupları gibi kıpır kıpır bir kalabalık, öyle ki Goran Bregovic, kendisinden önce sahneden inerek stadyumun iki ucuna gidrek karşılıklı giriş taksimi yapan üçer kişilik "çalgıcı"lara sahneye girerken neşe içerisinde para veriyor...



Evet bahsettiğim neşeli topluluk Goran Bregovic 'in Dügün ve Cenaze Orkestrası ve Cumartesi günü Odtü Stadyumu'nda verdikleri harika konser. Gerçi konserin ortalarında -eskiden bahar şenliklerinde olduğu gibi- izleyicilerin sahnenin kurulu olduğu stadyumun koşu parkuru ve çim alanına güvenlik kapılarını kırarak girmesi Goran Bregovic'i biraz panik etmiş gibi görünse de kalabalığın birkaç kere "Please cool down..!" diye ikaz etmesini hiç umursamadığı anlayınca o da kendisini kalabalığa bırakıp (!) şarkılarını söylemeye devam etti.

Oturduğu yerden sağ elinin neşeli hareketleriyle tüm orkestraya hakim olan bu adam ve hikayesi ile ilgili daha detaylı bilgileri buradan ve buradan edinebiliyoruz...

Bu yazının şarkıları ise yazılmaya başlandığı andan itibaren belli zaten;



26 Eylül 2007

Markt Jam

Dün öğle saatlerinde Ümraniye kavşağındaki "tuhaf" trafiği görünce olayı anlayamamıştım ama akşam bindiğim taksinin şoförünün "Abicim 15 yıldır taksicilik yapıyorum, ilk defa Anadolu Hisarından TEM'e çıkan yolun sahilden başlayarak kilitlendiğini gördüm" demesi ve televizyon haberlerinde Media Markt'ın açılış promosyonlarına saldıran, sahur vakti sıraya giren insanları görmemle olaya vakıf oldum. Bu nasıl açlık yahu..? Buraya ve buraya klikliyoruz...

25 Eylül 2007

Facebook Hadisesi

Günlerdir facebook hadisesine sardım, ilkokul arkadaşım Pınar'ı bile buldum ya artık gam yemem kardeşim! Ve fakat bu hadise karşısında benim gibi şaşkınlığını gizleyemeyenlerin de olmasından da mesudum itiraf edeyim ki... Buraya klikliyoruz...

19 Eylül 2007

The Bravado, The Optimism, The Spanning of Two Continents

Monocle'ın 6.sayısının "Property Prospectus" köşesinde Saul Taylor, Cihangir'i incelemiş; Neresidir, nasıl gidilir, kimler yaşar, nereden alışveriş yapılır, ne yenir ne içilir ve emlak sahibi olma imkanları nedir gitmiş, gezmiş ve yazmış. Derginin "Do You Recognise This Nation" başlıklı bu sayısında okunacak pek çok şey var ama ben burada sadece Saul Taylor'un yazısından yorum yapmadan kısa bir alıntı yapmak istiyorum;

"During the reign of Murad IV (1612-1640), Hezarfen Ahmet Çelebi is reputed to have flown 6 km across the Bosphorus from the top of the Galata Tower to land on the slopes of Üsküdar on the Anatolian side. There is something very Turkish about this story -the bravado, the optimism, the spanning of two continents -so much so that in the end no one really cares about its accuracy. It is this sense of "can do" that is currently defining Istanbul and Turkish mindset in general."

ODTÜ Toplum ve Bilim Merkezi

Mezunlar Derneğinden gelen davet mailinde "Toplumu bilim ve teknolojiye yakinlastirmak amaci ile kurulan ülkemizin ilk Toplum ve Bilim Merkezi'nin 100 deney seti ile donatılmış yeni binası, 19 Eylul 2007 Çarşamba günü yapılacak olan 2007-2008 Egitim-Öğretim Yılı Açılış Töreni'nin ardından (saat 11:00 civarında) hizmete açılacaktır." diyordu.

Açılışı kaçırdım ama Toplum ve Bilim Merkezi'nin web sitesindeki yazıyı okuyunca Pre-MelihGökçek Ankarasının Altın Parkında 1993 yılında açılmış olan Feza Gürsey Bilim Merkezi'ne arkadaşlarımla gidişlerimiz geldi aklıma. Feza Gürsey Bilim Merkezi hala açık mı bilmiyorum ama ODTÜ Kampüsü içerisindeki Toplum ve Bilim Merkezi'ni ziyaret etmek eminim çok keyifli olacak.



Bu arada Toplum ve Bilim Projesi Uygulama Merkezi tarafından bir Hititçe İsim Oyunu hazırlanmış, bu linkten ulaşılabilir. Ben bilgelik ve su tanrısı Ea oldum, kendi adımı kil tablete kazıttım :)

16 Eylül 2007

Dawn at Moon Base Alpha



Uzaylılar tarafından kaçırılıp 6 ay boyunca üzerinde çeşitli testler yapılan MartinMystere, serbest bırakılmasının ardından yaklaşık 45 dakikalık bir yolculuk sonucunda bu sabah güneş doğarken uzay mekiği Atlantis tarafından Dünya'ya ulaştırıldı.

15 Eylül 2007

Space Shuttle Atlantis

Geri dönüş hazırlıkları çerçevesinde bizi Dünya'ya geri götürecek olan uzay mekiğine hem beyaz rengi, siyah eklentileri hem de spor görünümünden dolayı "Atlantis" adını verdim. Atlantis, bugün Ay Üssü Alfa'da üzerine sinmiş aytozu birikintilerinden bir araba yıkama istasyonunda yıkanarak kurtuldu, motoru ve tüm diğer sistemleri bizi sağ salim Dünya'ya ulaştırmak üzere test edildi ve geriye sadece geri sayımı başlatacak düğmeye basmak kaldı...

12 Eylül 2007

@istanbul.com

Şöyle bir mail hesabı tesis ettim kendime, hayırlı uğurlu olsun;

martinmystere@istanbul.com

11 Eylül 2007

Dünyaya Dönüş

Önümüzdeki hafta boyunca tüm yurtta ve dış temsilciliklerde gerçekleştirilecek olan kutlamalar sırasında Jay-Jay Johanson'dan "So Tell The Girls That I'm Back in Town" ve The Animals'dan "The House of The Rising Sun" adlı eserlerin biteviye çalınmasını uygun gördüm.

"Pininfarina" Nasıl Yazılır..?

9 Eylül Pazar günü yayınlanan Akşam gazetesinde Şenay Büyükköşedere'nin bir firmanın davetlisi olarak Türkiye'ye gelen Paolo Pininfarina hakkında yazdığı "Ferrari Tasarımcısı İstanbul'a Lüks Otel Tasarlayacak" başlıklı yazısını büyük bir dikkatle okudum zira Pininfarina adı sadece tasarım camiası için değil otomobil tutkunları için de çok önemli bir isim... Ancak bu yazımın konusu Şenay Büyükköşedere'nin yazısının içeriği ya da daha ayrıntıya inecek olursak Pininfarina ailesinden çok önemli bir ismin Türkiye'ye gelmesi değil, yazının öznesi olan "Paolo Pininfarina"nın adının gazetenin basılı kopyasındaki yazıda birbirinden farklı 5 ayrı şekilde toplam 10 defa yanlış yazılmış olması. Durumu şu şekilde özetleyebiliriz;

Ad ve Soyadın Doğru yazılışı :
Paolo Pininfarina

Yazıda geçen tüm Ad/Soyad ve Soyadlar:
Paola Pininfarina (1 defa)
Pininfarina (5 defa)
Pininfarini (1 defa)
Pininfaria (2 defa)
Polo Pininfarina (1 defa)

Günlük olarak yazılan/üretilen gazete yazılarında mutlaka yazım hataları olacaktır ama yazının "ana karakteri"nin ad ve soyadının bir kere bile doğru yazılmamış olmasını gerçekten hayretle karşıladım...

2 Eylül 2007

Monocle

A Briefing on Global Affairs, Business, Culture & Design; Monocle.

Bu hafta kahve molalarımı Monocle'ın 5. sayısındaki yazıları okuyarak geçireceğim, kapak konusundan başlayarak fevkalade enteresan mevzular var... Ogo'yu da bu sayının yazarları arasında görmek isterdim ama sanırım Kapadokya ziyareti nedeniyle yazısı baskıya yetişmemiş :) -Bu arada iki kuşak Karaesmen Ailesi'nin önceki hafta Ay Üssü Alfa'da bana yaptığı ziyaret kesinlikle tek başına bir yazıyı haketmektedir!.

İlgisini çekenler Monocle'ı Megavizyon mağazalarında bulabilirler.

27 Ağustos 2007

Son 20...

Son yirminci gün anısına öylesine bir karalamadır, nokta.

19 Ağustos 2007

Ahkam Kuşu'ndan Alternatif Yağmur Duası

Blogcu arkadaşım Ahkam Kuşu, Ankara'nın su sorununu çözmek adına harika bir fikir ortaya atmış. Bu linke klikliyoruz ve "Alternatif Yağmur Duası" başlıklı yazısını okuduktan sonra "Ah Kavafis Bir Müsaade Etse" ile devam ediyoruz...

11 Ağustos 2007

Ankara'nın Su Sorunu

"1800 yil once Roma Hamamlarina su getiren Ankaralilarin
bugun banyo yapmaya annelerinin memleketine gitmeleri isteniyor."


ODTÜ Mezunlar Derneğinden gelen bilgilendirme mailininde yer alan linkte derneğin sivil toplum komitesi üyesi Y.Mak.Müh.Levent Tosun ve Y.Kim.Müh.Nermin Fenmen'in Ankara'nın su sorunu üzerine hazırladığı bir sunuşun yeraldığını görünce dökümanı merakla okudum. Sunuş meselenin özünü ve sorunu bu boyutlara getiren nedenleri anlamak üzerine pek kıymetli bilgiler içeriyor.

Bugünlerde mevzu açılınca "Hep plansızlıktan başımıza geldi bunlar!" laflarını bolca duyuyoruz ve fakat Levent Tosun ve Nermin Fenmen'in hazırladığı dökümandan DSİ (Devlet Su İşleri)'nin 1968 yılında Ankara'nın 1970-2020 arasındaki 50 yıllık su tüketimi için master plan hazırladığını öğreniyoruz. Bu sefer sorun galiba planlamada değil de uygulamada ortaya çıkmış...

Microsoft Powerpoint formatındaki dökümanı bu linkten indirebilirsiniz.

8 Ağustos 2007

Kim, Ne, Nerede..?



Goran Bregoviç, Konser, ODTÜ Stadyumu'nda...

Daha doğrusu durum şu; Goran Bregoviç 29 Eylül'de ODTÜ Stadyumu'nda konser veriyor..! Zamanlama süper, yer şahane, müzik eğlenceli..!

Goran kardeşime "Taa buralara gelmene gerek yok o kadar zahmete girme" dedim ama "Uğurlamaya gelemedim bari hoşgeldine geleyim" diye ısrar etti sağolsun :)

Konserle ilgili detaylar için buraya klikliyoruz.

4 Ağustos 2007

Le Cool

Le Cool İstanbul'u okumak için buraya, üye olup her Perşembe mail yolu ile almak ya da diğer dünya şehirleri ile ilgili sayıları için şuraya kliklemek gerekiyor.

Neden Cazip..?

Sektör dışındaki insanlar bir televizyon ya da radyo istasyonu kurmanın ve onu ayakta tutmanın maliyetini öğrenince önce şaşırırlar sonra da "Peki neden..?" sorusu ile başlayan cümleler kurmaya başlarlar genelde... Bugünlerde yatırımcıları için sürekli para yutan birer kara delik olan medya kuruluşlarının ticari olarak neden cazip olduğu ve giderek niye daha da cazipleşeceğine dair Yavuz Semerci 30 Temmuz'da Akşam Gazetesi'nde güzel bir yazı yazmış;

"Türkiye, bu kadar çok televizyon kanalını, bu kadar çok gazeteyi kaldırır mı? Bunların pek çoğu mutlaka yakında batar!

Pek çok kişinin böyle düşündüğüne eminim.

Ben aksi görüşteyim. Türk basın sektörü farklı oyuncuları de içine alarak büyümeye devam edecek..."

Yazının tamamını bu linkten okuyabilirsiniz.

29 Temmuz 2007

Güzel Atlar Ülkesinde...

Kapadokya Meslek Yüksekokulu'ndan sevgili Nevşehir'li arkadaşım F öğretim üyesi olarak iş görüşmesine gideceğini söyleyince haberdar olmuştum. Biraz araştırınca Anadolu'nun tam ortasında Şarap Üretim Teknolojisi ve Bağcılık, At Antrenörlüğü, Restorasyon, Organik Tarım ve Sivil Hava Ulaştırma İşletmeciliği gibi enteresan bölümlerde eğitim verilen okulun Alev Alatlı'nın başını çektiği bir grup aydın ve destekleyicileri tarafından kurulduğunu öğrendim.

Bugün yayınlanan Hürriyet Gazetesi'nde yazar Vahap Munyar da yazısında Kapadokya Meslek Yüksekokulu'ndan bahsedince konu tekrar aklıma geldi ve not düşeyim dedim.

24 Temmuz 2007

...rum.

Fotoğrafları bekliyorum... :) Bugün de göndermezsen yarın işyerinin camlarından görebileceğin bir yerden dumanla mesaj göndericem... Sonraki günler için de plan yapıyorum :P

19 Temmuz 2007

Vay Canına...

Henüz öğlen olmamıştı, yanımda vik vik konuşan elemanı dinler gibi görünüp aslında dinlemezken saçma sapan bir mevzu hakkında "Keşke şöyle olsa..." dedim ve akşama en olmayacak bu mevzu gerçek oldu! Keşke daha manalı birşey dileseymişim :p

Yarın aynı saatlerde bir daha deneyeyim bakalım ne olacak :P

15 Temmuz 2007

Türkiye İnovasyonda Nasıl Gelişme Gösterir?

“Geleneksel olarak bakıldığında Türkiye’nin coğrafi konumundan ve genç nüfusundan etkilenmemek mümkün değil. Ancak biz bu tanımların artık biraz basmakalıp olduğunu düşünüyoruz. Bize göre Türkiye’nin asıl gücü, yenilikçiliğe çok açık iş kültüründen kaynaklanıyor. Ekonomik dalgalanmalara karşı büyük direnç kazanmış şirketler, inovasyonu iş modellerine taşıyarak Türkiye’yi küresel inovasyonun merkezi haline getirebilir.”
Nick Donofrio

IBM’in Teknoloji ve İnovasyondan Sorumlu Başkan Yardımcısı


Yukarıdaki alıntıyı Volkan Akı'nın bugün yayınlanan Akşam gazetesindeki yazısından aktardım. Ekonomik dalgalanmaların şirketlere çok şeye malolurken, bir yandan da direnç kazandırdığına katılıyorum ve hatta bizzat yaşıyorum. Genç nüfus konusunun "basmakalıplığı" konusu ise kesinlikle üzerinde konuşulması gereken bir konu, hatta bugün bir pek sevilen bir arkadaş sayesinde tanıştığım bir Anadolu kaplanı girişimci ile yaptığımız sohbette uzun uzun bu konudan bahsettik. Öte yandan bu konunun daha önce hakkında yazı yazacağımdan bahsettiğim Francis Fukuyama'nın İnsan Ötesi Geleceğimiz kitabında bahsedilen Avrupa'nın -ve daha büyük ölçekte Kuzey Yarımkürenin- yaşlanması ve nüfus piramidindeki değişimin insanlığın geleceğine politik etkilerinin ne olacağı konusu ile de çeşitli boyutlarda ilişkileri var...

11 Temmuz 2007

Vodafoni

Hiç istemediğim/ihtiyaç duymadığım bir anda sahip olduğum cep telefonu hadisesinde yıllardır operatör olarak Turkcell'i kullanıyorum. Hatta bugün "Hayırlı olsun sayın müşteri, 8 yıldır birlikteyiz bunu kutlamak adına var sen gün boyu gönlünce konuş istediğinle biz beş kuruş istemiyoruz" mesajı geldi ki demek ki 8 yıldır Turkcell hadisesi ile iç içeymişiz...

Bıyık bırakıp tam bir Türk delikanlısı olmasını beklerken geçen haftalarda dergi ve gazetelerde yayınlanan Vodafone reklamlarında örgü ören Antoine'ın fotoğrafını görünce kendi kendime "Delikanlı Antoine'a örgü ördüren Vodafone'da neymiş?" diyerek ben de bir Vodafone hat almaya karar verdim. Hatta internete erişim fiyatları neymiş diye bakınca neden daha önce Vodafone olayına girmedim de Antoine'ın örgü örmesini bekledim diye de kendime kızdım zira limitsiz GPRS bağlantı servisini ayda 50YTL'ye sunuyorlardı ki bu rakip firma Turkcell'den bir hayli ucuz ve "limitsiz" olduğu için de de tasasız bir bağlantıydı. Ama yine de şeytan dürttü ve hakikaten de sınırsız mı yahu diyerek Vodafone müşteri hizmetlerine bi mail attım. Sağolsunlar yemeyip içmeyip hemen cevap yazmışlar ama kötü bir haberle; Sınırsız bağlantı 1 Temmuz tarihinden itibaren aylık 1GB kapasite ile sınırlanmış..! Cepten bağlanıp da cigabeyti(Türk gigabyte'ı)lerce download edecek halimiz yok, hepimizin elinin altında sınırsız Mbit'lerce bağlantı var allah şükür ama makul fiyata cepten sınırsız bağlanma ihtimali de çok heveslendirmişti beni itiraf edeyim ki... Neyse uzatmayayım yokmuş öyle ayda 50 kaada sınırsız mınırsız hadisesi... Sonuçta bir Vodafone hattım oldu ve 8 yıldır üzerime yapışmış telefon numaramdan sıyrılıp, yeni bir hayata başlamanın eşiğinde duruyorum, hatta Antoine gibi örgü örmeye başlarsam belki beni de yarın birgün billboardlarda ya da dergilerin reklam sayfalarında görebilirsiniz...

Woody, Ogo ve Ben...



Ogo ile ortak arkadaşımız Woody'nin, yeni filmini Barcelona'da çekmeye karar vermesi ne benim ne de Ogo için sürpriz olmadı zira kendisi ile en son bir araya geldiğimizde Ogo ve ben bira, Woody ise soda içip dünyadaki herşey hakkında laflarken bana dönüp "Abi yeni filmimi Barcelona'da çekeyim diyorum, biz yaz başında Ogo ile çekimler için yer bakmaya girişiriz, sen Ekim gibi geldiğinde de son sahneleri beraber çekeriz ya da en kötü ihtimalle kurgusuna yetişirsin" demiş ve hemen ardından eklemişti "Penelope ile Javier'i oynatmak istiyorum ne dersin Ogo, Barcelona atmosferine yakışırlar mı?". Ogo'nun sessiz kalması üzerine kapanan konu üzerine bir daha konuşma fırsatımız olmamıştı ama bugün gazetelerdeki haberleri görüp birkaç önce Ogo ve Woody'den gelen ama bir türlü fırsat bulup da cevaplayamadığım "Beni ara" mesajlarını düşününce Woody ile Ogo'nun oyuncular üzerinde mutabakata vardığını anladım.

Ekim ayında tekrar bir araya geldiğimizde Greta'nın Türk ve İspanyol mutfakları sentezi yemekleri ve annemin yanımda götürmem için yapacağı su böreklerini yerken film hakkında uzun uzun konuşma fırsatımız olacak...

9 Temmuz 2007

"Katil" 60 Yaşında...

TÜM zamanların en çok üretilen, hem orduların hem de teröristlerin gözde piyade tüfeği, Kalaşnikof AK-47 60 yaşında. Atom bombasından bile daha fazla insanın ölümüne yol açan silah için Moskova’daki Silahlı Kuvvetler Müzesi’nde düzenlenen törende, ölüm makinesinin tasarımcısı Mihail Kalaşnikof’a (87) “onur ödülü” verildi. Kalaşnikof, “İnsanların ölümüne yol açan bir kusur varsa, bu uzlaşamayan ve şiddete başvuran siyasilere aittir” dedi. 60 yılda 100 milyondan fazla üretilen Kalaşnikof halen 60’tan fazla ülkede resmi olarak kullanıyor. Silah, altı ülkenin de bayrağında simge olarak bulunuyor. Dünyadaki tüfeklerin yüzde 80’ini oluşturduğu tahmin edilen Kalaşnikof, dakikada 600 mermi atabiliyor. Sudan, çamurdan, kumdan etkilenmiyor ve çok nadir tutukluk yapıyor.*

Tasarımcısı, o yıllarda Sovyet ordusunda subay olan Mihail Kalaşnikof 60 yıl önce bu ölüm makinesini yaratırken işin bu kadar büyüyeceğini düşünmüş müdür bilinmez ama tasarım literatüründe pek adı anılmasa da, sanayi devrimi sonrası yapılmış en iyi (!) tasarımlardan birisi olduğunu kabul etmek gerek AK-47 Kalaşnikof piyade tüfeğinin...

Çirkin ve modası geçmiş görüntüsüne, atım mekanizmasını kapayan üst kapak dışında küçük bir atölyedeki üç-beş torna-freze tezgahında üretilmiş görüntüsü veren metal aksamı ve üreten ülkeye göre değişen ahşap ya da plastik kundak/dipçik takımı bir yana, hafifliği ve yukarıdaki yazıda da belirtildiği gibi yıllarca çamurun, suyun içerisinde kalsa da çalışmaya devam eden mekanizması sayesinde insanlığın başındaki -adı konmamış- en büyük belalardan biri sayılabilir. Kötü bir atölye üretimi gibi görünen bu metal makineyi -lanet olsun ki- tasarım harikası yapan da bu mekanik kusuruzluğudur; Çok az ve basit parçadan oluşan mekanizması hep ama hep çalışır, basit olduğu için çok az hata yapar ve 60 yıldır çalışan modelleri bir onun bir bunun elinde ölüm saçar tüm dünyada... (Detaylı bilgi bulamadım ama bu makinenin yaygınlaşmasında tasarımı ve mekanik becerilerinin yanı sıra soğuk savaş ve sonrası dönemde batılı ülkeler -en azından- görüntüde silah ticaretini kontrol altına almışken, karşı hareketleri bastırmak için Sovyetler Birliği, Doğu Almanya ve Çin gibi ülkelerin tüm dünyaya saçtığı/savurduğu Kalaşnikof'ların da etkili olduğu söylenmektedir)

Tasarımcı gözüyle bakınca Mihail Efendi -insanların çoğu sağ elini kullandığı ve kullanım(!) sırasında sağ el tetik mekanizmasında olacağı için- şarjör değiştirildikten sonra namluya mermi sürme aşamasında sorun çıkaran sağdaki kurma kolunu neden sola taşımamış diye düşünülse de ilk modellerinde yer alan ve kar/yağmur şartlarında askerlerin kibritlerini kuru kalması için saklaması amacıyla yapıldığı söylenen ahşap dipçik altındaki kapaklı yuvayı görünce insan tebessüm etmeden geçemez bir ölüm makinesindeki bu insani ayrıntıya...

Bu "lanet" katil makinenin 60 yıllık hikayesinde silah aşığı/meraklısı tüm beyinsizler için alınacak dersler vardır. Tasarım harikası olsa da sonuçta "can alan" birer makinedir silahlar, Azrail'in orağıdır...

* Akşam Gazetesinin "Kalaşnikof 60 Yaşında" başlıklı haberi.

3 Temmuz 2007

Tüm "P"ler Adına...

"...in icinde de kalmis fenasi. Bu mesele gundeme geliyor ve eski borclar sifirlaniyor."

Pes... Kendime bile itiraf etmediğim -ve yıllar öncesinde kalıp da bir daha konuşulmayacağını düşündüğüm- bir mevzuda, kahve telvesine bakıp bir gelişme olacağını görüyorsun ve en olmadık bir rastlantıyla -yıllar sonra- eteklerdeki tüm taşlar ortaya dökülüyor ve herkes içinde kalanı söylüyor ve mutlu-mesut herkes kendi yoluna gidiyor ve bir anlamda eski borçlar -umarım- sıfırlanıyor...

"Pes"in ve "Psişik"in tüm "P"leri adına..! Bakalım falda geçen diğer hadiseler ne zaman -ve nasıl- cereyan edecek..?

Tırsıyorum :)

Ay Üssü Alfa

Test... Test... Sesim geliyor mu..? Burası Ay Üssü Alfa... Pıhhh... Pıhh...

2 Temmuz 2007

Karaağaç

Senin yerine bir dilek tuttum "Hersey yoluna girecek mi?" diye. Fincan dedi ki, hersey zaten yolunda.

MartinEfendi artık kendisinin alameti farikası haline gelmiş olan ve günde en az üç defa etrafa nefis kahve kokuları yayan, içi -her zamanki gibi- şekersiz-sade kahve dolu bardağı ile sabahları güneş doğduktan hemen sonra -ki kendisi bir 'sabahınerkensaatleri' insanıdır- büyük bir keyifle suladığı karaağacın gölgesinde oturmuş, parçası olduğu görüntü karesi ile hiç uyuşmayacak bir şekilde "Ace of Spades (Better Motörhead Than Dead versiyonu)"i mırıldanmaktadır. Beyin hücrelerine zerk olmuş kahve aromasının etkisi ile olsa gerek Gumush'e şöyle bir kısa mesaj atar; "Yav benim için bi Türk kaavesi içip de fal baksan kirk deve yükü sevap kazanirsin valla!" Kısa bir süre içerisinde gelen cevap beklenildiği gibi son derece nettir; "Ok!"

Saatler sonra MartinEfendi iki elini arkasında kavuşturmuş -bu sefer karaağacın görüş alanından uzak bir köşede- Ihlamur ağacının karşısında "Küresel ısınmadan bananeymiş kardeşim" dercesine her sabah harika pembe çiçekler açan ağaca hayran hayran bakmaktadır ki Gumush'den beklenen cevap gelmiş, fal bakılmış ve ayrıntılı analizlerle yoğrularak MartinEfendi'ye ışınlanmıştır.

Ve olaylar gelişir...

1 Temmuz 2007

New Age Hadiseleri - 1

"The Secret" lavukluğu ve "What The Bleep Do We Know" mania üzerinden New Age hadiselere tersinden bakışları not düşmek için iki köşe yazısına ait linkleri ekliyorum.

Bu notlar devam edecek, daha sonra elimdeki okumaları bitirip New Age hadiseler üzerine birşeyler yazacağım. Eğlenceli olacağını tahmin ediyorum zira -kitaplığımın tozlu raflarından az önce tekrar indirdiğim- Can Kozanoğlu'nun "Türkiye'nin New Age'i"ne kolay okunan bir giriş metni olarak adlandırabileceğimiz :P "İnternet, Dolunay, Cemaat" adlı kitabını okuduğum 1997 yılından beri insanların "değişim"i nasıl kendilerine göre algıladıklarını, uyum sağladıklarını ya da reddettiklerini izliyorum.

"İnsan Tanrı" Yaratma Planı Devrede
Güler Kömürcü

The Secret
Serdar Turgut

Internet, Dolunay, Cemaat
Can Kozanoğlu

28 Haziran 2007

Tam zamanında : iPhone

Birkaç gündür kendi kendime "Nokia N95 alayım, iPhone'u şimdi kim bekleyecek hem piyasaya çıkışını mutlaka ertelerler ben de yıl sonuna doğru iPhone alırım" şeklinde mızmızlanır ve tam Nokia N95 almak üzereyken Apple'ın planlandığı gibi iPhone'u yarın (29 Haziran) Amerikan ülkesinde piyasaya süreceği haberi geldi!

Şimdi bu haberde ne var ki demeyelim, Steve Jobs abimiz bana "Hakanım sakın yanlış yollara sapma, iPhone'umu senin için daha da geliştirdim, du bi bekle sakın Nokia olayına filan girme!" dercesine iPhone'un pil ömrü ve yüzey kalitesi mevzularında bir dizi geliştirme yapmış.Daha ayrıntılı bilgi için geçen gün Steve Abim ile yüzyüze yaptığım şu hasbihali aktarıyorum;

- Abi selam!

- ...

- Abi mamül çok güzel olmuş yaa! Ellerine sağlık! Bi de millet ileri geri konuşuyodu yok pil ömrü çok kısa cak cuk diye, naptın abi o konuda?

- With 8 hours of talk time, and 24 hours of audio playback, iPhone's battery life is longer than any other 'Smartphone' and even longer than most MP3 players. We've also upgraded iPhone's entire top surface from plastic to optical-quality glass for superior scratch resistance and clarity. There has never been a phone like iPhone, and we can't wait to get this truly magical product into the hands of customers starting just 11 days from today.

- Abi kral adamsın! Alemin en smart adamısın, en smart telefonu da sen yaptın valla! Geçen bi ortamda Bill ile biraraya geldik, ona da söyledim valla Silikon Vadisi'nde tüm kızlar seni konuşuyo! Bi tane iPhone sardırsana abi bana, parayı çıkışta danışmaya bırakırım...

- ...

- Abi, noldu ya? Abi sana abi dememde mahsur yok di mi milletin içinde, yani bu kadar yıllık hukukumuz var ya o açıdan...

- ...

- Tamam abi ben çıkıyorum. Şu lansman yoğunluğunu atlat da sen, ben, Ogo, Mete bi bira içelim hep beraber!

iPhone ile Nokia N95, Samsung BlackJack, Blackberry Curve 8300 ve Palm Treo 750 karşılaştırması için şu linke klikliyoruz bi zahmet; http://www.apple.com/iphone/pr/20070618iphone.html


26 Haziran 2007

İnsan Ötesi...

Elimdekileri, aklımdakileri bir yana bıraktım, günlerdir sindire sindire Francis Fukuyama'nın "İnsan Ötesi Geleceğimiz - Biyoteknoloji Devriminin Sonuçları" adlı kitabını -ve yan metinlerini- okuyorum.

Kitap ile ilgili olarak birkaç gün sonra ayrıntılı bir yazı yazacağım ama şimdiden kendimi Genetik Devrim(!)'e ve politik etkilerine hazır hissediyorum! Tabi Genetik Devrim(!) ben ölmeden gerçekleşmezse o zaman bu bilgilerin bana bir faydası olmayacağı ortada ama bu konudaki düşüncelerimi 'binary code' olarak kil tabletlere yazmayı ve gelecek nesillere aktarmayı düşünüyorum ki ziyan olmasınlar...


P.S.1.Bir de Sezen Aksu konseri hadisesi var ki gerek ortama hakim olan şeytan boynuzları gerekse konserin ilk şarkılarından birinin "Ben anlamam toptan tüfekten..." diye başlaması ayrı bir yazıyı haketmektedir.

P.S.2.Şeytan boynuzumun yine sende kalması ise bence bir işaret; Dikkat edersen bu boynuzlar sadece konser, içki, müzik, dans gibi okasyon ortamlarında görünür hale geliyor. Bu durumda onları tekrar görünür hale getirmek için yeni bir "aktivite" planlamalıyız..! Lacivert-siyah olayını ise fevkalade merak ediyorum, hayırlı olsun :)

PowerPoint yirmi yaşında(ymış)!

Pazar günü yayınlanan Akşam gazetesinde Deniz Gökçe Microsoft
PowerPoint -ve hikayesi- üzerine bir yazı yazmış, takip ettiğim
dergilerde de benzer yazılara rastlamış ve buraya not düşeyim
demiştim... Kısmet bugüneymiş;

http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=81732,10,12&tarih=24.06.2007

17 Haziran 2007

Bir Rüyayı Gerçekleştirmek

Konu dergilerden açılmışken geçen haftalarda okuduğum bir dergideki
yazıdan da bahsetmeye niyetlendiğimi ancak sonradan unuttuğumu
hatırladım;

İZ Dergisi'nin Şubat ayında yayınlanan 8.sayısında Edward Ruch'un "FSA
(Farm Security Administration), Bir Rüyayı Gerçekleştirmek" başlıklı
bir yazısı, daha doğrusu "Fotoğraf"ın etkisini dünyaya gösteren en
önemli çalışmalardan birisi üzerine yazdığı yazı ve seçilmiş
fotoğraflardan bahsedeceğim. 1930'lu yıllarda Amerikan Tarım Güvenlik
İdaresi (FSA) "Amerikan Rüyası" modeli paralelinde "Kırsal kesim
yaşamının özendirilmesi" amacıyla bir grup fotoğrafçıdan ülkenin
kırsal kesimlerinde çalışmalar yapmalarını ister. Yazının gidişatından
bu çalışmanın ülkenin genelindeki insanlara bu bölgelerdeki şenlikli
hayatı göstermek ve özendirmek olduğunu anlarız. Ancak proje hayata
geçtiğinde aralarında Arthur Rothstein, Walker Evans, Theodor Jung,
Jack Delano gibi isimlerin de bulunduğu 14 fotoğrafçı yazıda
söylendiği şekliyle "ahlaklı" davranırlar ve resmi ideoloji söylemine
rağmen kırsal kesimin gerçeklerini -yine yazıda belirtildiği şekilde-
yoksulluk, acı ve trajediyi ortaya koyarlar. Kendilerine yapılan "Çok
ileri gittiniz" uyarılarına rağmen bildikleri yolda ilerlerler ve
fotoğraflarının özneleri olarak "Büyük ekonomik buhranı yaşayıp
kentlerde tutunamamış, ırk ayrımcılığı gibi bir problemle karşı
karşıya kalmış ve toprakla uğraşan" ve "Amerikan rüyası" ile uzaktan
yakından alakası olmayan insanları seçerler. -Yazıya göre- 88.000'i
Kongre Kütüphane'sinde olmak üzere 100.000'den fazla fotoğraftan
oluşan bu çalışma fotoğrafın etkisi ve gücüyle ülkenin kırsal
bölgelerine yaşanan gerçeği gözler önüne sermiştir.

"Neden fotoğraf çekiyoruz" sorusuna verilecek belki de ilk cevaplardan
birisidir FSA arşivi, özellikle Dorothea Lange'in İZ dergisindeki bu
yazıda yayınlanan çalışmaları, saniyede 25 karede akıp giden
televizyon görüntüleriyle hipnotize edilmeye alışık beyinlere
"Fotoğraf"ın etkisini, "An"ın gerçekliğini anlatmak için bir adım
olabilir.

Bu arada Fikret Otyam'ın foto-röportajları da ayrı bir yazıyı
hakediyor diye kendi kendime buraya not düşüyorum.

Bir süredir düzenli olarak takip ettiğim İZ dergisinin yanı sıra bu
hafta yeni çıkan F: Fotoğraf Dergisi'nin ikinci sayısını da aldım,
bakalım onda hangi fotoğraflar ve yazılar beni bekliyor..?

Yeni İşler Projeler...

Fortune'un az önce bahsettiğim sayısında iki enteresan yazı daha var;
"HP Reels in Hollywood" ve "A Studio System for Startups"

Birinci yazı halihazırda çalışmakta olduğum sektörün önümüzdeki
yıllarda en çok para kazandıracak işinden, film ve tv
produksiyonlarının sayısallaştırılıp katalgolanmasından sonra
kullanıcılara ulaştırılmasından bahsediyor. Yazıda adı geçen Ascent
Media, Cinegy, Front Porch hep bildik tanıdık firmalar ama yazıda
bahsedildiğine göre HP burada daha büyük bir işe kalkışmış; İçerik
sağlayıcıların (Hollywood stüdyoları, TV networkleri, yapımcılar)
ellerindeki tüm içeriği sayısallaştıracak ve Sacramento yakınlarında
kurduğu bir tesiste net üzerinden içerik sipariş eden kullanıcılara
anında "custom" DVD'ler hazırlayıp kargo ile ulaştıracak. HP kuracağı
bu tesis ile Birleşik Devletler'deki ev kullanıcılarının 85%'ine
saatler içerisinde istedikleri içeriği DVD'ye basıp dağıtıma hazır
hale getirebilmeyi hedefliyor. Hiç de yeni ya da inovatif bir
yaklaşımı olmayan hatta herkesin yakın gelecekte online olarak yüksek
çözünürlüklü içeriğe ulaşmayı beklediği bir ortamda HP enteresan bir
yaklaşım ve yatırımla ortaya çıkıyor ki sonucunun ne olduğunu zaman
gösterecek. Proje başarılı olarak hayat geçtiği takdirde kullanıcılar
sadece güncel ya da bilinen TV yapımları ya da filmlere değil, örneğin
çocukluğunda seyrettiği bir dizinin herhangi bir bölümünü sipariş edip
yüksek kalitede DVD'ye basılmış olarak sahip olabilecek.

"A Studio System for Startups" başlıklı ikinci yazı ise Naval Ravikant
adlı bir girişimcinin "incubation" konsept ve uygulamasına internetin
nimetlerinden de yararlanarak getirdiği yenilikten bahsediyor.
Ravikant kuracağı sistemle yılda yirmi şirket ortaya çıkarmayı
planlıyor.

How Wii Won

Fortune dergisi (www.fortune.com) sürekli okuduğum bir dergi değil ama
18 Haziran sayısının kapağında Jeffrey M.O'Brien'ın "How Wii Won, The
Secret of Nintendo's Surprise Mega-hit" başlıklı yazısının tanıtımını
görünce almadan edemedim.

Yazıda -başlığından da anlaşılacağı gibi- herkesin Sony'nin
Playstation 3 ile oyun konsolu pazarını domine edeceğini düşündüğü bir
sırada inanılmaz ucuz bir fiyatla Wii'yi piyasaya sürerek tüm
beklentileri altüst eden Nintento'nun efsanevi oyun tasarımcısı
Shigeru Miyamoto ve CEO'su Satoru Iwata ile yapılan görüşmeler, pazar
hakkındaki bilgiler ve Wii'nin başarısının altında yatan teknik ve
inovatif nedenlerden bahsediliyor.

Oyun konsollarını sadece birer oyun makinesi olarak değil de
birdenbire hayatımıza giren ve eğlence/(a)sosyalleşme anlayışlarımızı
değiştiren birer "inovasyon" olarak görenlerin bu yazıyı mutlaka
okuması gerekli bence... Özellikle Sony ve Microsoft "red-ocean"
içerisinde rekabete boğulmuş giderken Nintendo'nun kendisine bir
"blue-ocean" bulup Wii'yi yaratmasının anlatıldığı kısım da yazının
gözden kaçırılmaması gereken kısımlarından...

"We are successfully moving up the blue ocean" Iwata says. "But once
the blue ocean has become big enough for so many people to notice, it
is going to change its color to red."

Talk about lost in translation. Turns out there's a name for the line
of attack Iwata has been taking; The blue-ocean strategy. Two years
ago business professors W.Chan Kim and Renee Mauborgne published a
book by that title. It theorizes that the most innovative companies
have one thing in common -they seperate themselves from a throng of
bloody competition (in the red ocean). Starbucks is an example.
There's always been coffee; Howard Schultz gave us the coffee
experince. Or Apple, which gave us the iPod and iTunes -and created a
new form of entertainment.

How Wii Won, The Secret of Nintendo's Surprise Mega-hit
Jeffrey M.O'Brien, Fortune

13 Haziran 2007

Bullet the Blue Sky!

In the howling wind comes a stinging rain
See it driving nails into souls on the tree of pain
From the firefly, a red orange glow
See the face of fear running scared in the valley below

Bullet the blue sky
Bullet the blue sky
Bullet the blue
Bullet the blue
...

"Bullet the blue sky" diyorum başka bişi demiyorum..!

8 Haziran 2007

Equilibrium

Equilibrium'u izlemek istiyorum, bu filmden Fahrenheit 451 tadı alacağımı düşünüyorum...

Merak edenler için Ikonoklast'ın Hafif.org'daki yazısı : http://www.hafif.org/yazi/duygusuzlar-cehennemi-equilibrium

iPhone Odyssey

Yazılarımda değişik zamanlarda ve defalarca 2001 Space Odyssey'den, Apple'dan, MacOSX'den ve iPhone'dan bahsettiğim malum... Tüm bunlar birleşirse ne olur diye düşünmeye gerek yok, buradan buyuralım ve Apple'ın iPhone reklamını izledikten sonra, Steve Jobs abimizin kulaklarını çınlatalalım, Kubrick ustayı analım ve 2001 Space Odyssey'i tekrar izlemeyi ihmal etmeyelim;

7 Haziran 2007

Akrebin Gözleri

Iron Maiden'ın "Flight of Icarus"u müzik dünyası için ne manaya
geliyorsa Erkin Koray'ın "Akrebin Gözleri" adlı eseri de aynı
kıymettedir benim için..! Budur!

6 Haziran 2007

Dünyanın Sonu

Serdar Turgut, Karayip Korsanları'ndan başlayıp 2001: A Space
Odyssey'e uğrayarak şöyle bir yazı yazmış, bilim-kurgu edebiyatı ve
sinemasını sevenlerin ilgisini çekecektir zira "Dünyanın sonu" kavramı
eminim her bilim-kurgu okuyucunun/izleyicisinin üzerinde defalarca
düşündüğü bir mevzudur;

http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=79737,10,104

3 Haziran 2007

Ben Söylemiştim...

Turgut'un verdiği haber doğru, Niğde'de petrol çıktı..!

http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/6638505.asp?gid=71

Son yazılarımla sizi bu gelişmelere hazırlamaya çalışıyordum; Niğde
Gazozu... Niğde elması... Niğde petrolu...

Bendeki Bobby-J.R. Ewing (Yuving okunur!) karışımı kıvamı Öykü yıllar
önce görmüş ve hatta geçenlerde Dallas dizisinin DVD'sini göndermişti!

Yazarların İstanbul'u

Haftasonu kendime yeni kitaplar almak için kitapçıda dolaşırken
"Yazarların İstanbul'u" adlı kitabı gördüm; Kitabı hazırlayan Barbaros
Altuğ, Perihan Mağden'den Latife Tekin'e, Buket Uzuner'den İnci Aral'a
oniki yazardan kendi İstanbul'larını anlatmalarını istemiş.

İstanbul'u, İstanbul hikayelerini merak edenlerin keyifle okuyacağı
kitapta özellikle Buket Uzuner'in "Bir Kadıköy Klasiği : Moda" ve
Petros Markaris'in "Ada Boşluğu ve Bisiklet" başlıklı yazıları üzerine
söyleyecekleri olan Moda sakinleri mutlaka vardır diye düşünüyorum :)

"...Aşıksanız zaten başınız dönmektedir ve Moda iyi gelir. Değilseniz,
dünyada hala bu kadar güzel yerler varsa, aşk da vardır" diye bir umut
yaratabilir; dikkat!"
Buket Uzuner

"...Benim zamanımda Adalar'da, bisiklet gençlerin taşıma aracıydı.
Anne ve babalarımız ya yaya, ya da faytonla giderlerdi. Adalar'da
bisikletler yazlık giysiler gibiydi. İlkbaharın sonuna doğru yazlık
elbiselerin, eteklerin, bluzların dolaptan ya da bavuldan çıkarılıp
ütülenmesi gibi bisikletler de temizlenir, yağlanır, jantları pırıl
pırıl parlatılır, öyle yola çıkılırdı."
Petros Markaris

http://www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=NG95PXNMF77ZYX5MH77H

29 Mayıs 2007

SA Playlist

Bilgisayarımdaki müzik arşivimi düzenlemeye çalışırken bir baktım 126
tane (yazıyla yüzyirmialtı) Sezen Aksu şarkısı var. Bazı şarkılar iki
kere, farklı dosya adlarıyla kaydedilmiş, bazı şarkıların farklı
kayıtları var ama nereden baksam saatlerce dinleyebileceğim bir Sezen
Aksu Playlist oluşturabilirim dedim kendi kendime ve ne kadar zor bir
işe kalkıştığımın farkına vardım; Sezen Aksu şarkıları en fazla keyfi
hangi sırayla dinlendiğinde verecekti..? İşte birkaç gündür buna kafa
yoruyorum, mesela playlist'in ilk şarkısı ne olacak; "Kış masalı" mı
yoksa "Seni istiyorum" mu..? Ya da "Kaybolan Yıllar"ın ardından hangi
şarkı gelecek, "Kavaklar" mı..? "İstanbul Hatırası","Zor Yıllar" ve
"İkinci Bahar" arka arkaya gelirse dinleyende nasıl bir etki
bırakacak..?

Hadi hayırlısı...

28 Mayıs 2007

The Houses of Anatolia

THY'nin yayınladığı Skylife dergisinin Mayıs sayısında Ali İhsan
Gökçen'in fotoğrafları ile birlikte Neslihan Pekdemir'in pek güzel bir
yazısı var :

Plain and simple and in harmony with nature : The Houses of Anatolia

Anatolia presents a rich diversity in its domestic architecture, which
reconciles the conditions of nature with vestiges of all the
civilizations that have dominated the region over the millennia.

http://www.thy.com/en-INT/corporate/skylife/article.aspx?mkl=383

27 Mayıs 2007

Arap Sosyetesine Elmalar Niğde'den

"Bir gün herkes onbeş dakikalığına Niğde'li olacak.*"
MartinMystere, 2007


Önce bu linkteki haberi okuyoruz:
http://www.hurriyet.com.tr/yasam/6593261.asp?m=1

Ardından da bu linkteki yazıyla devam ediyoruz:
http://martinmystere.blogspot.com/2007/03/nide-gazozu.html


* "In the future everybody will be world famous for fifteen minutes"
Andy Warhol, 1967

On The Night Shift

Böyle bir deneyimi de herhalde hayatım boyunca yaşayamazdım;

Uykusuz kalmaya değdi mi..? Kesinlikle evet..!

25 Mayıs 2007

Her...

Olayların tuhaflığı mı yoksa daha önce hiç karşılaşmadığım türden
şeyler olması mı beni çeken bilmiyorum ama herşeyin içerisinde olmak
istiyorum, merak ediyorum... En basitinden dünkü hadise ve bugünkü
aktiviteleri düşününce bile şaşkınlığımla beraber merakım da artıyor;
Acaba daha ne enteresan olaylar ve insanlarla karşılaşacağım..?

24 Mayıs 2007

Arada Kaldim

Bugun şahit olduğum hadise karşısında suç ve işlenen suçun
cezalandırılması konusundaki tartışmalarda kelimenin tam anlamıyla
arada kaldım, ne diyeceğimi bilemedim. Gercek hayatta sadece gazete ve
televizyon haberi olmak icin var oldugunu zannettigimiz hadise
karsisinda bir yanim "Evet vurun kellesini" derken, diger yanim "Hayir
bu sorunu cozmez ki!" dedi.

Herkes bağıra çağıra olay ve taraflar hakkında konuşurken ben ne
suçlunun ne de mağdurun gözlerine bakamadım...

22 Mayıs 2007

Yedinci Oda

"Kulağımda..." başlıklı yazıma yazdığınız yorumla ilgili bir mail yolladım :)

21 Mayıs 2007

Neydi neydi..?

Yahu dün bütün gün aylaklık yaparken buraya şunları da bunları da
yazayım dedim ama şimdi hiçbirini hatırlayamıyorum :( Neydi neydi diye
kendi kendime mırıldanıp duruyorum... Suç kesinlikle küçük not
defterimde..! Dün yanımda olsaydı not alırdım ve bugün böyle "Neydi
neydi..?" diye ortalıkta mırıldanmazdım!

20 Mayıs 2007

Kulağımda...

Dedektif Auguste Dupin'in Morgue sokağındaki cinayeti nasıl çözdüğünü
düşünüyorum hala...

Bir de çocukken trenleri ne kadar sevdiğim aklıma geliyor bu aralar
sıkça, trenle keyifli bir seyahat için planlar yapmaya başladım bile,
sanırım bunu da diğer tatil planımın ardına ekleyebileceğim...

Ha bir de yeni tanıştığım Hatay'lı kasap arkadaşımdan mükemmel biftek
eti seçme ve pişirme taktiklerini not ettiğim defterime şişte köfte
pişirmenin incelikleri ile kıyma seçimi ve baharatlar konusunda birkaç
not daha düştüm... Şişte köfte derken Adana, Urfa tarzı değil,
bahsettiğim tamamen özgün ve yerel bir tarif...

Ve şu anda kulağımda Janis Joplin, The Doors, Vega ve Göksel şarkıları
var ya daha ne olsun..!

13 Mayıs 2007

Topuk İlişkilendirmesi



Sana daha çok yakışmış olsa da ;) şeytan boynuzlarımı istiyorum tez zamanda zira onlarsız kendimi çıplak hissediyorum :P

Öperim :) bana da bilet almayı unutma..!

Okuma Listesi

Geçen zaman içerisinde okuyup hazmedilen Ursula K. Le Guin kulliyatından sonra önümüzdeki günler için yeni okuma listesi şu şekilde belirlendi;

- Utopia (Thomas More)
- Dedektif Auguste Dupin Öyküleri (Edgar Allan Poe)
- Gelecek 50 Yıl, 21.Yüzyılın İlk Yarısında Hayat ve Bilim (ed. John Brockman)
- Suç ve Ceza (Dostoyevski)
- Martin Mystere (Sayı 47, 48, 49, 50)
- Tam Macera (Sayı 2)

iPhone'u Beklerken

Başka birşey dileseydim olacakmış :) iPhone'un piyasaya çıkmasını heyecanla beklerken yeni aldığım telefonumda iTunes yüklü olması ve hatta tuşların arasında sadece iTunes'u çalıştırmak için bir tuş bile bulunuyor olması bir tesadüf olamaz :)

Hafıza kartını da az önce taktım, artık hepsi özenle seçilmiş ve tagları girilmiş müzik arşivime ulaşmak için sadece iTunes'u kullanıyorum ve böylece hem iPod'uma hem cep telefonuma -cep telefonumu takınca iTunes direk olarak kendisini iPod gibi tanıyor- müziklerimi iTunes ile transfer ediyorum. Ve hatta albüm kapakları bile telefona otomatik olarak aktarılıyor ve şarkıyı çalarken ekranda gösteriliyor. Ses ise zaten mükemmel!

iPhone'a kadar iPod'um ve yeni telefonumla mutlu-mesut günler diliyorum kendi kendime :p

11 Mayıs 2007

22

Konser öncesi hafiften biralanmaya başlanılacak ki her birinin ayrı birer hikayesi olan şarkıların tadına daha fazla varılacak..! 22 Haziran'ı iple çekiyorum...

http://www.radyoodtu.com.tr/konser/

When Everything Connects

Wireless technology will become a part of objects in the next 50 years rather as electric motors appeared everything from eggbeaters to elevators in the first half of the 20th century and computers colonised all kinds of machinery from cars to coffee machines in the second half.

The Economist dergisinin 28 Nisan - 4 Mayıs tarihli sayısında kablosuz iletişim teknolojileri hakkında "When everything connects" bir yazı (dosya) var. "Neler oluyor yahu, buhar makinesi daha dün icat edilmedi mi, başımıza taş yağacak" diyenler de dahil kablosuz teknolojilerin hayatımızı nasıl değiştireceğine dair bu dosyayı herkesin keyifle okuyacağını tahmin ediyorum.

Dosyanın giriş yazısına bu linkten ulaşılabilir.

Çağlalar

Yeni arkadaşlar edinildi, kimileri ile yan yana gelindiğinde "Siz onbeş yıldır tanışıyormuş gibisiniz yahu!" cümleleri duyuldu, kimileri kardeş kadar sevildi, dertleşildi, karşılıklı yeni ufuklar açıldı. İki tur ile zar zor ve nefes nefese başlayan koşular düzenli şekilde artarak on tura çıktı, "Kendi kendine motive olup da her akşam koşan ekip de ilk defa görüyoruz" şeklinde şaşkınlıkla karışık övgüler alındı. Haftalar boyunca hiç ama hiç alkol alınmadı, evet özlenildi ama karaciğerin de bir süre dinlenmeyi hak ettiği gerçeği zaten ortadaydı. Bir türlü konsantre olunup da okunamayan kitaplar bitirildi, yerli-yabancı dergiler alındı, arkadaşlarla değişerek okundu, üzerinde tartışıldı ve özlenen sindire sindire, hayal ede ede, yaşaya yaşaya okuma keyfi tekrar kazanıldı ve bunun nefes almak ve özgür olmak kadar önemli olduğunun farkına varıldı. Filmlerde -ve bilgisayar oyunlarında- çok zevkli görünen şeylerin aslında ne olduklarının farkına varıldı, uzak durulmasının ve karşı olunmasının neden gerekli olduğu üzerine düşünüldü, onlarla heyecanlanan insanları izledikçe acaba onlarsız bir dünya olabilir mi diye hayaller kuruldu. İnsanlar yemyeşil çimenlerin arasında yetişen sarı yaban çiçeklerini tek tek ve hızla koparırken -onlardan kurtulmaya çalışırken, daha bebek denilebilecek bir küçük çiçek otların arasına özenle gizlendi ve her sabah acaba hala hayatta mı diye gidip bakıldı. Büyüyüp serpildiğinde onunla gurur duyuldu, "Bir menekşe kadar güzel" diye düşünüldü. Kuşlar sabah şarkılarını söylerken kayısı ağaçlarından üçer beşer ekşi çağlalar koparıldı, küçük çocuklar gibi ceplere doldurup aylaklık yaparken keyifle yenildi. Elini uzatıp da çağlayı ağacın dalından koparırken masmavi gökyüzüne dalmanın hayattaki en güzel şeylerden birisi olduğunun farkına varıldı...

28 Nisan 2007

Alo alo alo

Alo alo alo ;)
Mir mir mirrr...
Kedinin keyfi yerindeee, sansli gulumsemesi hep
yaninda ;)

22 Nisan 2007

Temiz hava bol gunes

keyifli geciyor zaman ;) tabi ki sansli gulumsemem her
zaman benimle beraber...

12 Nisan 2007

Pıhhh... Pıhhh...

Mail ile yazı yayınlama denemesi...

"MSN'i Açık Bırak ki..."

Sevgili Cadıların Cadı'sıdan az önce şöyle harika bir mesaj geldi;

"MSN'ini açık bırak ki gittiğini anlamayalım :)"

Playlist

Geçen zaman boyunca sürekli Vega ve Janis Joplin'in tüm şarkıları ile Göksel'in yeni albümü tekrar tekrar dinlensin. Araya Duman serpiştirilsin, Dire Straits kesinlikle ihmal edilmesin, Ogün Sanlısoy'dan "Hadi beni güldür biraz" da birkaç günde bir dinlesin ama her playlistin sonunda da mutlaka bir Vega şarkısı olsun...

Tedbirler

Dünya üzerinde halihazırda mevcut olan ve olmayan tüm iletişim teknolojileri bonkörce kullanılarak blogumda dünyanın her yerden gönderdiğim yazıların anında yayınlayabilmesi için gerekli tedbirler alınmıştır. Blog kamuoyuna duyurulur.

10 Nisan 2007

Paris ve Barcelona'daki Niğde

Posta kutuma reklamlar, dergiler ve ekstrelerden başka birşey gelmediğinden olsa gerek eve girerken yine heyecansız bir şekilde aldım zarflardan oluşan kağıt tomarını. Oysa eskiden ne büyük heyecandı posta kutusunda bir zarf bulmak...

Eve girip elimdeki tomara bakınırken sağ üst köşesinde pul -evet gerçek pul- olan zarf dikkatimi çekince daha dikkatli baktım; Adım, adresim ve gönderenin adresi özenle el yazısı ile yazılmıştı ve Ogo'dan geliyordu!

Ogo'dan -Barcelona'dan- gelen zarfın içini açınca "Şehrin umumi görünüşü - A general view of the city" başlıklı bir Niğde kartpostalını görünce şok oldum; Niğde'nin saat kulesi, hükümet meydanı ve genel görünüşünden oluşan üçlü kompozisyon sol alttaki bayrak ve dekoratif (!) "Niğde" yazısı ile tamamlanmıştı!

Kartpostalın hikayesi ise şuydu: Ogo, 2000 yılından önceki bir tarihte -sanırım 1999 yılı olsa gerek..? (Ogo : "Kartpostalı 1997 ya da 98 yılında aldım!") - Ankara Gar'ında bana göndermek üzere bu kartpostalı satın almış, göndermeyi unutarak :) yıllar sonra yanında Paris'e götürmüştü. Üzerindeki metin ve tarihe bakılırsa 13 Mayıs 2000'de Paris'te kartı bulup göndermeye karar verip şöyle yazmıştı : "Selam! Sana yıllar evvel aldığım bu kartı yollamak bir türlü kısmet olmamıştı! Nasip kısmet! Bu kart Paris havası teneffüs etti! Darısı başına :) Kendime mekan arıyorum! Artık davetlim olursun." Ve fakat anlaşılan o ki bu kartpostalın kaderinde postaya verilmeden Ogo ile birlikte Barcelona'ya gitmek vardı! Kartpostaldaki metnin üzerine yapıştırılmış 29 Mart 2007 tarihli küçük sarı post-it'te bu sefer de şunlar yazıyordu : "Abi! Paris-Barcelona bu kart iyi gezdi! Artık sahibine ulaşsa iyi olur! Sevgiler!" (Ogo : "Tabii ki odayı düzenlemek için beni yönlendiren Greta'nın bu kartpostalın yıllar sonra ortaya çıkmasındaki payını unutmamalıyız!")

Kartpostalı evirip çevirdim, tekrar tekrar okuyup güldüm :) Şimdi bu kartpostalı evin baş köşesine yakışır bir anıta çevirmek için bir çerçeve arıyorum!

Ama kartpostalın maceraları henüz bitmedi! Kendisi çerçevesinden bir daha çıkacak zira Ekim'de Barcelona'ya benimle gelecek ve en keyifli dostlarla şarap içerken hikayesini anlatıp tekrar tekrar güleceğiz! (Greta : ""Haydi buraya gel, vamos a comer paella - paella yemege gidelim")

Bu arada benim de benzer bir hikayem olduğu aklıma geldi yukarıdakileri yazdıktan sonra kendi kendime gülerek okuyunca;

Kütüphanemde yıllardır duran bir kitap var, adı "Kahve ve Kahvehaneler". Kapağını açınca el yazısı ile şöyle bir not karşılıyor okuyanı;

"Gönül ne kahve ister ne kahvehane,
Gönül muhabbet ister kahve bahane...
14 Kasım 1998, İstanbul
Hakkush, Ogo, Erol, Yasemin ve Öykü"

1998 yılında pek eğlenceli bir ekip hep beraber İstanbul'a gidip Ogo ve Öykü'nün mihmandarlığı ve her ikisinin de ayrı ayrı keyifli ev sahiplikleri ile o zamanlar Tepebaşı'nda gerçekleştirilen kitap fuarına gitmişlerdir. Herkes kendine göre kitaplar bakınırken şöyle bir fikir atılır ortaya; O zamanlar Amerika'da yaşayan keyif insanı Mete Dobushka'ya adına yakışır bir kitap alıp içine notlar düştükten sonra kendisine yollayıp memleket ve arkadaş özlemine dayanamayıp memlekete dönmesini sağlamak!

Fikir hayata geçirilir, kitap alınır ve kitabın 25.sayfasına düştüğü nottan hatırladığımıza göre Öykü'nün Beşiktaş'taki kutu gibi evinde fındık aromalı kahveler yudumlanır ve yanında uğur böceği şeklindeki çikolatalar yenirken herkes Mete'ye söylemek istediklerini kitabın sayfalarının kenarlarındaki boşluklara yazar.

Ekran kararır... Görüntü tekrar geldiğinde yıl 2007'nin Nisan ayıdır ve kitap Mete'de olmadığı gibi memleket sınırlarından hiç çıkmamıştır bile :( Martin Mystere, kitaba gülümseyerek bakarken Mete Dobushka'nın İstanbul'da birkaç hafta önce yenen yemekte söyledikleri gelir aklına : "Yeni anılar yaşamalıyız arkadaşlar!"

Kitabın bir sonraki kalabalık yemekte nasıl keyifli bir mevzu olacağı düşüncesi, yıllar önce yaptığı tembelliğini unutturur Martin Mystere'ye... Hem nasılsa Ogo da unutmuştur kartpostalı postaya vermeye yıllardır :P

Ey, tarihimi bilen, yıllar boyunca görüşmesek de aradan hiç zaman geçmemiş gibi yakın hissettiğim arkadaşlarım! Son zamanlarda o kadar "İyi ki varsınız!" dedim ki, biraraya geldiğimizde ilk işim şerefinize kadeh kaldırmak olacak! İyi ki varsınız, umarım "gerçek" arkadaşı olmayan insanlar yoktur şu hayatta...

Kimse Farkında Değil..!

Haftalar öncesi... "Gelirken sigara al bana" diyor gecenin bir vakti çalan telefonun diğer ucundaki ses ve ekliyor "...deyim. Bilmiyorsan tarif alayım garsondan..?" Yarım saat sonra oradayım. Gece ilerliyor, saatler saatleri kovalıyor, alkolün verdiği tarif edilmez keyif içtikçe artıyor ve konuyu açan cümle sonunda ağızdan çıkıyor: "Kimse farkında değil..!"

Arkadaşlarım

Kendime yeni bir mail adresi tesis ettim ve dün "Sevgili Arkadaşlar, Dostlar, Romalılar!" diye başlayan ilk mailimi yaklaşık elli kıymetli insana gönderdim. Maile gelen eğlenceli cevaplar, arayanlar, soranlar, kimilerinin beğenmediği -anlamaya değer bulmadığı- benim "ben" olmamda emekleri olanlar, uzun zamandır görüşülmeyen ama aklına, zekasına hep hayran olunan arkadaşların ağzım açık dinlediğim yeni projeleri ve aradaki tüm zaman boşluklarına rağmen hala karşılıklı olarak hepsini çok yakın hissetmek keyfime daha da keyif kattı.

Yukarıda bahsettiğim bu yeni mail adresim bir süreliğine kişisel iletişimim için öncelikli ve sürekli kontrol edeceğim hesabım olacak. Reklam ve spam mail trafiğinden özenle korumaya çalıştığım bu adresi öğrenmek isteyen ve öküzlük edip dünkü mail listesine dahil etmeyi atladığım dostlar şuraya hemen bir mail sallasınlar ki kendimi affettireyim : martinmystere@walla.com

Ve bu yazının da şarkısı kesinlikle budur zira Skoer'ün blogunda görüldüğü/dinlendiği anda benim yazımda da olsun hissi uyandırmıştır. Olmaz diye bişey yok işte bir yanım Motorhead diğer yanım Orhan Gencebay :)


9 Nisan 2007

:)

"E yuh yani bu kadar da ballı olunur mu?" diyen tüm arkadaşlarımı öperim, herşey şanslı gülümsememin sırrını keşfetmemle başladı :)

Bu yazının şarkısı kesinlikle budur:

"Surfin' Bird" Carries Over Through The Next Scene...

RAFTERMAN photographs the action, his Nikon violently shaking.


The fire slackens.


Then it gets quiet.


All their senses alert, everyone watches the building, listening hard.


They reload.


As CRAZY EARL reloads he spots six V.C. dashing across the street fifty yards away.


They are out of sight in a second.


Having missed his first chance, CRAZY EARL gets set hoping for another.


Two more V.C. rush out into the open. He fires a long burst from his M-16 and they both go down.


CRAZY EARL turns to the squad with a big grin.


Music: "Surfin' Bird" by the Trashmen. This carries over through the next scene: